Kamu Etiğinde Elbise Meselesi: Bakalım Kimlere Uyacak?
Daha önceki yazılarımızda kamu kurum ve kuruluşlarında yaşanan etik sorunları farklı örnekler üzerinden anlatmaya çalıştık. Ancak görünen o ki oyuncular değişiyor, makamlar değişiyor, kurumlar değişiyor; fakat oyunun kuralları yeterince değişmiyor.
Bu nedenle kamu yönetiminde etik meselesini konuşmaya devam etmek gerekiyor. Çünkü etik ihlaller çoğu zaman büyük yolsuzluklarla başlamıyor. Bazen bir makam odasının gereksiz yere yenilenmesiyle, bazen kamu aracının aile aracına dönüştürülmesiyle, bazen bir yakının işe yerleştirilmesiyle, bazen de “Bundan ne çıkar?” denilen küçük bir menfaatle başlıyor.
Asıl tehlike ise bunların zamanla olağanlaşması.
Makam değişir, ayrıcalık değişmez
Yeni bir bakan yardımcısı veya genel müdür göreve gelir.
İlk iş makam odası değiştirilir. Makam aracı yenilenir. Kurumun mevcut imkânları yeterli olduğu halde daha pahalı bir lojman kiralanır.
Gerekçe hazırdır: “Yeni makamın gereği.”
Oysa kamu görevi, kişiye daha fazla tüketme imkânı veren bir ayrıcalık değil, daha fazla sorumluluk yükleyen bir emanettir.
Bir kamu görevlisinin göreve gelir gelmez ilk düşündüğü şey makamının konforu oluyorsa, burada yalnızca israf değil, kamu görevinin anlamına ilişkin daha büyük bir sorun vardır.
Kamu görevi, aile şirketi değildir
Bir belediye başkanının yakını müteahhittir.
Doğrudan kendi belediyesinden iş alması elbette tartışma yaratacaktır. O halde başka bir belediyeye yönelir.
Hukuken her işlem şeklen uygun görünebilir.
Fakat etik açısından soru daha farklıdır: Kamu görevlisinin makamı ile yakınının ticari faaliyeti arasında herhangi bir nüfuz ilişkisi oluşuyor mu?
Aynı sorun üst düzey kamu görevlilerinin çocukları için de karşımıza çıkıyor.
KPSS'den yeterli puan alınamamıştır.
Ama çocuk ortada bırakılmayacaktır.
Bu kez kamu iştirakleri, bağlı kuruluşlar veya sınav ve liyakat bakımından daha az şeffaf alanlar devreye sokulabilir.
Burada sorulması gereken soru “Çocuğun işe ihtiyacı var mı?” değildir.
Elbette vardır.
Sorulması gereken: Aynı şartları taşıyan diğer gençlere de aynı kapı açık mı?
Kamu yönetiminde adalet, kişinin ihtiyacına göre değil, kurala ve liyakate göre işlemelidir.
Bilgiyi satmak ile makamı kullanmak arasındaki çizgi
Bir başka sorun ise kamu görevlilerinin görevleri nedeniyle edindikleri uzmanlığı özel çıkar ilişkilerine dönüştürmeleridir.
Vergi uzmanı vergi konusunda, enerji uzmanı enerji konusunda, sosyal güvenlik uzmanı sosyal güvenlik konusunda, iş hukuku uzmanı iş hukuku konusunda danışmanlık yapabilir.
İlk bakışta bunda yanlış bir şey görülmeyebilir.
İnsan bilgisinden para kazanabilir. Ancak kamu görevlisi açısından mesele yalnızca bilgi değildir. O bilgiye nasıl ulaşıldığı ve o bilginin hangi makamın sağladığı imkânlarla edinildiği de önemlidir.
Daha önemlisi, danışmanlık verilen kişi veya şirket kamu görevlisinin görev alanı içerisindeyse artık açık bir çıkar çatışması doğabilir.
Rahmetli Adnan Menderes'e atfedilen o veciz söz burada hatırlanmalıdır: “Oğlum ticaret yapmanda mahzur yok ama ticaretinde beni alır, beni satarsınız.”
Devlet görevi ile özel çıkar arasındaki sınırın nerede başladığını anlatmak için bundan daha çarpıcı bir ifade bulmak zor.
Doktorun yönlendirmesi, memurun yakınlığı
Bir devlet hastanesinde görev yapan doktor, tetkik için hastayı belirli bir özel görüntüleme merkezine yönlendiriyor.
Her yönlendirme mutlaka kişisel menfaat anlamına gelmez.
Ama kamu görevlisinin görevi nedeniyle kendisine duyulan güveni kullanarak hastayı belirli bir ticari işletmeye yönlendirmesi, menfaat olmasa bile menfaat varmış izlenimi yaratabilir.
Etik yönetimin önemli ilkelerinden biri de zaten budur: Kamu görevlisi yalnızca yanlış yapmamalı; yaptığı işin makul bir üçüncü kişide yanlış izlenim oluşturmasını da önlemelidir.
Aynı durum kamu hastanesindeki kadın doğum uzmanının doğum yaptırdığı hastaları özel hastanede çalışan eşine yönlendirmesi bakımından da geçerlidir.
Burada mesele aile bağı değildir.
Mesele, kamu görevinin aile bireyinin özel menfaatine aracılık edip etmediğidir.
İhale alan firma ile özel ilişkiniz varsa
Bir genel müdür kaba inşaat halindeki evini yaptırmaktadır.
Kurumdan ihale alan firma sahibi de “İnce işlerini ben halledeyim, bahçeni de düzenleyeyim” demektedir.
Üstelik sembolik bir ücret karşılığında.
Teklif caziptir.
Ama kabul edilmemelidir. Çünkü kamu görevlisinin kurumuyla iş yapan bir şirketle kişisel ekonomik ilişkiye girmesi, daha sonra ortaya çıkabilecek her işlemde tarafsızlığı tartışmalı hale getirir.
Daha açık söyleyelim: Bugün yapılan iyilik, yarın istenebilecek ayrıcalığın başlangıcı olabilir.
Bu nedenle etik yönetimde yalnızca rüşvet veya açık menfaat aranmaz. Bağımlılık ve karşılıklılık ilişkisi yaratabilecek durumlar da önemlidir.
Bir haftalık tatil bazen yıllarca sürer
İhaleli bir işin kontrol mühendisi, işi yapan firmanın tatil köyüne ailesiyle birlikte ücretsiz davet edilir.
Gider.
Bir hafta ücretsiz tatil yapar.
Döner.
Sonra firmanın hakedişlerini kontrol etmeye başlar.
Eksiklik vardır.
Tam firmaya söyleyecektir ki firma sahibi sorar: “Tatilden memnun kaldınız mı?”
İşte etik sorun tam da burada başlar.
Belki kontrol mühendisi objektif davranacaktır.
Belki bütün eksiklikleri yine yazacaktır.
Fakat mesele yalnızca onun vicdanı değildir.
Kamu görevlisinin bağımsızlığını etkileyebilecek bir menfaat ilişkisi doğmuştur.
Denetimde şüphe esastır.
Denetleyen kişi ile denetlenen arasındaki mesafe ortadan kalktığında, yapılan işlemin doğru olması bile kamuoyundaki şüpheyi ortadan kaldırmayabilir.
Denetleyen neden ücretsiz hizmet alsın?
Bir denetim elemanının denetlemek için gittiği özel hastaneden ücretsiz check-up istemesi etik midir?
Değildir.
Peki hastanenin ücretsiz check-up teklifini kabul etmesi?
O da değildir. Çünkü denetim görevi yapan kişinin denetlediği kurumdan kendisi için özel bir menfaat elde etmesi, tarafsızlık görüntüsünü dahi zedelemektedir.
Aynı şekilde bir denetim elemanının kendi hazırladığı mevzuat kitabını denetlediği kurumlara satın almaları veya dağıtmaları için yönlendirmesi de kamu görevinin sağladığı nüfuzun kişisel kazanca dönüştürülmesi anlamına gelir.
Burada çok basit bir ölçü kullanılabilir: Görevim olmasaydı bu menfaati elde edebilir miydim?
Cevap hayırsa, durup düşünmek gerekir.
Akrabalık kamu yönetiminin görünmez personel sistemi değildir
Fen işleri müdürünün amcası inşaat malzemeleri satıyor.
Amca, yeğeninden belediyeye iş yapan firmaları kendisine yönlendirmesini istiyor.
Müdür ne yapmalı?
Açıkça reddetmeli. Çünkü kamu görevlisinin akrabası olmak, kamu kaynaklarından pay alma hakkı doğurmaz.
Kamu yönetiminde akrabalık ilişkisi ile kamu görevi arasındaki sınır korunmadığında, çıkar çatışması kaçınılmaz hale gelir.
Bağış adı altında başka bir şey yapılabilir mi?
Bir genel müdür, kurumdan ihale alan firmaya:
“Bir derneğe bağış yaparsanız hakedişinizi hemen öderim.” diyorsa burada artık yalnızca etik sorundan bahsetmek yetmez.
Kamu görevinin, üçüncü bir kuruluşa ekonomik menfaat sağlamak amacıyla kullanılması söz konusudur.
Üstelik bağış gönüllü görünse bile, karşılığında kamu hizmetinin hızlandırılması veya bir işlemin yapılması vaat ediliyorsa ortada ciddi bir etik ve hukuki sorun vardır.
Kamu görevlisinin görevi, yardım toplama veya bağış organizasyonu yapma makamı değildir.
İhale şartnamesi kimin için hazırlanıyor?
En tehlikeli örneklerden biri ise ihale daha başlamadan yaşanır.
Üst yönetici, şartnameyi hazırlayacak müdürü çağırır: “Şartnameyi öyle hazırlayın ki şu firma kazansın.”
Ya da: “Bu firmaya önceden haber verin, hazırlığını yapsın.”
Böyle bir talimat yalnızca etik değildir.
Kamu ihalesinin rekabet, eşit muamele ve şeffaflık ilkelerini doğrudan hedef alan bir müdahaledir.
Üstelik şartnameyi hazırlayan kamu görevlisinin böyle bir talimatı yerine getirmemesi gerekir. Çünkü “Amirim söyledi” hukuka aykırı bir işlemi meşru hale getirmez.
Hafta sonu aile ziyareti kamu görevi değildir
Görevi Ankara'da olan üst düzey bir kamu görevlisi, çocuklarının yaşadığı başka bir şehre hafta sonları gitmek istemektedir.
Çözüm bulunur: Görevli-izinli gösterilir.
Uçak bileti alınır.
Harcırah ödenir.
Kamu görevi görüntüsü altında özel hayatın ulaşım masrafları kamuya yüklenir.
Burada kamu kaynağının miktarından daha önemli olan şey, kamu imkânının hangi amaçla kullanıldığıdır.
Devletin uçağı, aracı veya harcırahı kişinin ailevi ihtiyaçlarının finansman aracı değildir.
Toplantı için kayak merkezi şart mı?
Bir kamu kurumunun yönetim kurulu toplantısı yapılacaktır.
Toplantı yeri: Yazın sahil. Kışın kayak merkezi.
Toplantının gerçekten orada yapılmasını gerektiren objektif bir neden yoksa, bunun adı toplantı değil, kamu kaynağı kullanılarak sosyal etkinlik düzenlemek olur.
Kamu yöneticisinin makamı, kendisine ve yakın çevresine ayrıcalıklı bir yaşam standardı sağlama aracı değildir.
Asıl tehlike: Bunların normalleşmesi
Bütün bu örneklerin ortak bir noktası var.
Çoğu zaman kimse kendisini suçlu görmüyor.
“Ne var bunda?”
“Benim hakkım.”
“Herkes yapıyor.”
“Kurumun parası zaten.”
“Çocuğum ne yapacaktı?”
“Bir hafta tatil yaptık diye mi?”
“Bir bağışın kime ne zararı var?”
İşte etik çürüme tam burada başlıyor.
Yanlışın yanlış olmaktan çıkıp alışkanlığa dönüşmesiyle.
Bir süre sonra makam aracı eşin aracı oluyor.
Hizmet aracı çocukların servis aracına dönüşüyor.
Kamu personeli lojmanın kapıcılığını yapıyor.
Kamu kurumunun personeli, yöneticinin özel işlerinde kullanılıyor.
Kurumun imkânları kişisel konfora tahsis ediliyor.
İşte bütün bunlar, “küçük meseleler” olarak görülüyor.
Oysa devlet yönetiminde büyük yolsuzlukların zemini çoğu zaman böyle küçük ayrıcalıklarla hazırlanır.
Tam da burada Kamu Görevlileri Etik Kurulu'nun etkinliği meselesi gündeme geliyor.
Kamu yönetiminin çok geniş bir alanında her gün ortaya çıkabilecek etik sorunları yalnızca merkezi bir kurulun çözmesini beklemek yeterli değildir.
Etik kültürün kurumların tamamına yerleşmesi gerekir.
Kurum yöneticisi, etik komisyonu, denetim mekanizmaları ve kamu görevlileri kendi sorumluluklarını taşımalıdır.
Çünkü etik yalnızca şikâyet geldiğinde hatırlanacak bir mevzuat konusu değildir.
Etik, kamu görevlisinin kimse bakmıyorken verdiği karardır.
Mesele kanuna yakalanmamak değil
Belki de en önemli ayrım budur.
Bir davranışın cezai sorumluluk doğurmaması, onun etik olduğu anlamına gelmez.
Bir işlem şeklen mevzuata uygun olabilir.
Ama kamu görevlisinin tarafsızlığına gölge düşürebilir.
Çıkar çatışması yaratabilir.
Kamu kaynaklarının israfına yol açabilir.
Kamu yönetimine duyulan güveni zedeleyebilir.
Dolayısıyla etik yönetimin ölçüsü: “Bunu yapabilir miyim?” olmamalıdır.
Asıl soru: “Bunu yapmam doğru mu?” olmalıdır.
Mehmet Akif'in dizeleriyle söylersek:
“Şarka bakmaz, garbı bilmez, edepten yok payesi;
Bir kızarmaz yüz, bir yaşarmaz göz bütün sermayesi.”
Mesele birkaç kişinin yaptığı birkaç yanlış değildir.
Mesele, yanlışların sistem içerisinde normal kabul edilmeye başlamasıdır.
Sonunda insan şu soruyu sormak zorunda kalıyor:
Devletin makamları millete hizmet etmek için mi vardır, yoksa makam sahiplerinin ve yakınlarının hayatını kolaylaştırmak için mi?
Biz bildiğimiz özel şeyleri yazmadık.
Kimsenin özel hayatını araştırmadık.
Sadece herkesin gördüğü, duyduğu ve zaman zaman “Bundan ne çıkar?” diyerek geçiştirdiği örnekleri yan yana koyduk.
Şimdi bakalım...
Diktiğimiz bu etik elbise kimlere uyacak?
Belki de asıl mesele, elbisenin kime uyacağı değil.
Neden bu kadar çok kişiye uyuyor gibi görünmeye başladığıdır.