Ahmet Ünlü

Gazeteci & Köşe Yazarı

← Tüm yazılar
memur

Ömer Seyfettin'in "Rüşvet" hikayesine farklı bir bakış

Ömer Seyfettin genç yaşta hayatını kaybetmiş olmasına rağmen geride sayısız eser bırakmıştır. Bunlardan birisi de Rüşvet hikayesidir.

Ömer Seyfettin'in aşağıdaki Rüşvet hikayesinden bazı dersler çıkarmamız gerekiyor. Hikayeler hikaye olarak kaldıkça hiç kimseye bir faydası olmaz. Tarihin sürekli tekerrür etmesinde de bu hikaye mantığı yatmaktadır.

"Çarşı meydanının büyük çınar ağaçları, yere düşen gölgelerini alacalandırarak, fısıldıyorlardı. Kuvvetli bir rüzgâr esiyordu. Avukat Hacı Namık Efendi, kağıtlarım uçmasın diye, zümrüt bir kameriyeye benzeyen küçük dükkanının camlarını indirdi. Sonra gitti, açık kapıyı iterken heybesi omuzunda, semerli atının yuları elinde, sarıklı, kısa boylu yuvarlak bir köylünün yaklaştığını gördü:

— Merhaba Ali Hoca, dedi, böyle vakistiz ne arıyorsun burada? Daha pazara iki gün var...

Köylü, siyah sivri iki noktaya benzeyen mini mini gözlerini daha fazla küçülterek:

— Aleyküm selam, Namık Efendi! Belaya düştüm. Bir dava için geliyorum...

Diye başını salladı.

— Ey, gel, biraz konuşalım bakalım.

— Konuşalım.

— Derdini anlat bana bakayım.

— Senden başka zaten kime anlatacağım?

Atının yularını peykenin destek direğine bağladı. Küçük dükkana girdi. Ceviz yazıhanenin sağındaki hasırlı alçak sedire oturdu. Heybesini yanına koydu. Namık Efendi'nin uzattığı tabakadan sigara sararken davasını anlattı. Hasmı, köyün muhtarı Huysuzoğlu'ydu. Ona ait bir arsanın üzerine Ali Hoca vaktiyle bir bina yaptırmıştı. Şimdi o, neden sonra bu binayı kabullenmeye kalkıyordu. Halbuki bina kimin ise, yerde onun demekti... Namık Efendi kır sakalını kaşıdı. Gözlüğünün üstünden bakarak:

— Sen haksızsın Ali Hoca! dedi.

— Haksız myım?

— Evet.

— Hayır, ben haklıyım. Neye binayı yaparken sesini çıkarmamış?

— Çıkarmasın.

— Ben haklı olduğumu biliyorum, Namık Efendi. Davadan vazgeçmem.

— Kaybedeceksin!..

— Edeyim, zararı yok. Ama davadan vazgeçmem.

Namık Efendi haksız davaları alamazdı. Ali Hoca'nın vekâlet teklifini reddetmek istiyordu. Fakat, "Bozoyük" köyünün halkı otuz senelik müşterileriydi. Eşek, ahırını beller gibi onun dükkanını bellemişler, hükümetteki her işleri için ona müracaatı âdet edinmişlerdi. Kışlık zahîresi de hemen hemen tamamıyla oradan gelirdi. Nihayet:

— Pekala, senin bu işine bakayım. Kaybedince bana darılmayacaksın! dedi.

— Darılmam, ama neye kaybedeceksin?

— Çünkü haksızsın.

— Hâkime güzel bir koç göndersem?..

— Ne?..

— O vakit davayı kazanamaz mıyım?

— O vakit hiç şüphesiz kayberdersin işte!..

— Niçin?

— Yeni hâkim senin bildiğin adamlardan değil...

Ali Hoca avukatının heyecanını anlayamıyordu. Ondan yeni hâkimin medhini uzun uzadıya dinledi. Bu zat rüşvetin, hediyenin korkunç bir düşmanıymış! En haklı bir davacı kendisine rüşvet vermeye teşebbüs etse, o saatte onu haksız çıkarırmış! Ali Hoca:

— Allah böyle doğruları dünya yüzünden eksik etmesin!

Diye dua etti. Namık Efendi:

— Amin, amin!

Dedi. Davaya, doğruluğa dair bir saat kadar konuştular. Vekâlet için anlaştılar. Avukat ümitsizdi. Bu işi hatır için alıyordu. Haksızlık o kadar meydanda idi ki...

İki hafta sonra, aynı saatte Ali Hoca, yeşil boyalı dükkanın kapısında göründü. Namık Efendi bir arzuhal yazıyordu. Gözlüğünün üstünden müşterisini görünce güldü:

— Hoşgeldin be! Ne dersin, davayı kazandık!

Dedi. Bu kadar haksız bir hükmü hâkimin nasıl verdiğine bir haftadır şaşıyordu. Ali Hoca soğukkanlı:

— Benim gönderdiğim koç sayesinde kazandık! cevabını verdi.

— Ne!.. Sen hâkime bir koç mu gönderdin?

— Evet.

— Buna cesaret ettin ha...

— Evet, ama sen bana "Rüşvet düşmanıdır, kim hediye verirse haksız çıkar" dememiş miydin?

— Evet.

— Ben de koçu gönderirken kendi ismimi vermedim.

— Ya ne yaptın?

— Hasmım, muhtar Huysuzoğlu'nun ismini verdim.

— !!!...

İhtiyar avukatın kalem elinden düştü. Arkasına dayandı. Karşısında parlayan mini mini siyah gözlere bakakaldı. Meydandaki büyük çınar ağaçlarının derin fısıltıları, kapıda ayakta duran Ali Hoca'mn yanlarından, tepesinden, bacaklarının arasından giriyor, duvarlarına eski vilayet gazeteleri yapıştırılmış dükkancığın içini dolduruyordu..."

Hikaye deyip geçmemek lazım

Ömer Seyfettin’in "Rüşvet" hikayesi, kamu yönetiminde adaletin tecellisi, yargı etiği, mevzuatın uygulanması ve vatandaş-devlet ilişkisindeki algı yönetimi açısından son derece çarpıcı bir sistem eleştirisidir. Hakimin son derece "dürüst" olma çabası, sistemik ve yöntemsel bir açık nedeniyle adaletsizliğin aracına dönüşmüştür.

Bu hikayeden hareketle modern kamu yönetimi için geliştirilebilecek temel ilke ve öneriler sıralamaya çalışacağız.

Yargıda "Sübjektif Dürüstlük" Yerine "Objektif Tarafsızlık"

Hakim, rüşvet nefretini ve kişisel dürüstlük kriterini usul hukukunun ve maddi gerçeğin önüne geçirmiştir. Bir tarafın rüşvet vermesini, davadaki haklılığı incelemeden o tarafı doğrudan haksız çıkarma gerekçesi saymıştır.

Kamu görevlilerinin ve yargıçların kişisel duyguları, refleksleri veya ahlaki tepkileri "hukuk kuralı" yerine geçmemelidir. Adalet, kişisel tepkilerle değil; objektif deliller, somut vakalar ve hukuki usuller çerçevesinde dağıtılmalıdır.

İhbar ve Şaibe Yönetiminde Çift Taraflı Doğrulama (Verifikasyon)

Hakim, kendisine gönderilen koçu (rüşveti) kimseden teyit etmeden, beyan edilen isme (muhtar Huysuzoğlu) doğrudan bağlamış ve kumpasa açık bir yöntem izlemiştir.

İdari ve hukuki süreçlerde, isimsiz veya tek taraflı beyana dayalı şaibelerde çapraz sorgulama ve doğrulama mekanizmaları zorunlu kılınmalıdır. Kötü niyetli kişilerin, rakiplerini veya hasımlarını "sistemin tepkiselliğini kullanarak" saf dışı bırakmasını engelleyecek denetim usulleri geliştirilmelidir.

Etik Eğitimi ve Davranışsal Analiz

Dürüst olduğu bilinen bir kamu görevlisinin dahi, sistemi manipüle etmek isteyen pragmatik bir vatandaş (Ali Hoca) karşısında düştüğü durum, yalnızca niyetin yetmediğini gösterir.

Kamu personeline yönelik etik eğitimleri yalnızca "Rüşvet almayın" mesajı veren teorik ilkelerden oluşmamalıdır. Suistimal senaryoları, sosyal mühendislik ve manipülasyon risklerini kapsayan vaka bazlı etik ve risk yönetimi eğitimleri verilmelidir.

Vatandaş Hak Sahipliği ve Hukuk Okuryazarlığı

Vatandaş, davasının haklılığına inanmakta ancak adaletin normal yollarla tecelli edeceğine güvenmemektedir. Sistemi manipüle etmeyi "akıllılık" ve hak arama yolu olarak görmüştür.

Kamu idaresine ve yargıya olan toplumsal güven artırılmalıdır. Şeffaf ve öngörülebilir bir adalet altyapısı kurularak, vatandaşın kayıt dışı yollara veya manipülatif yöntemlere başvurma ihtiyacı hissetmeyeceği bir hukuk okuryazarlığı ve güven ortamı inşa edilmelidir.

Karar Alma Süreçlerinde İlliyet Bağı ve Delil Hiyerarşisi

Bir davanın sonucu, mülkiyet ve arsa üzerindeki bina hakkı gibi somut delillere dayanması gerekirken; hakimin bir tarafın ahlaki tutumuna odaklanması sebebiyle tamamen yön değiştirmiştir.

İdari kararlarda ve yargı hükümlerinde sebeb-sonuç (illiyet) bağı esastır. Esas incelemesi yapılmadan, usuldeki bir usulsüzlük veya ahlaki varsayım üzerinden doğrudan esasa ilişkin karar verilmesi engellenmelidir.