Kamu yöneticilerinin aldığı kararlar, hukukun çizdiği sınırlar içinde kaldığı sürece geçerlidir. Kurul kararıyla yapılan bir ödemenin yıllarca sürmesi, o ödemeyi kendiliğinden hukuka uygun hâle getirmez. Ancak geçmişte aynı uygulamaya hukuka uygun diyen yargı kararları da kamu görevlilerinin sorumluluğu değerlendirilirken göz ardı edilemez.
Kamu yönetiminde zaman zaman karşılaşılan en önemli sorunlardan biri, bir uygulamanın uzun yıllar sürdürülmesinin hukuka uygunluk için yeterli görülmesidir. Oysa bir işlemin yıllardır yapılıyor olması, onun hukuki dayanağının bulunduğunu tek başına göstermez. Aynı şekilde, bir idari kurulun karar almış olması da o kararın kanunlara ve üst hukuk normlarına uygun olduğu anlamına gelmez.
Sayıştayın 26 Kasım 2025 tarihli ve 58665 sayılı tutanağına yansıyan karar düzeltme incelemesi, bu temel ilkeyi bir kez daha gündeme getiriyor.
Konut yardımı mı, hukuki dayanağı olmayan nakit ödeme mi?
İncelemeye konu olayda, ilgili kurumun kurul başkanı ve üyelerine 23 Eylül 2008 tarihli Kurul Kararı uyarınca “konut tahsis katkısı” adı altında nakit ödeme yapılmıştır. Uygulama, 2016 yılında da devam etmiştir.
Sayıştay Dairesi, 8 Şubat 2024 tarihli kararıyla bu ödemelerin mevzuata aykırı olduğu ve kamu zararına yol açtığı sonucuna ulaşmış; sorumlular arasında gösterilen harcama yetkilisi ile gerçekleştirme görevlisi yönünden tazmin hükmü kurmuştur. Bu karar, 13 Kasım 2024 tarihinde Temyiz Kurulunca tasdik edilmiştir.
Kurum yönetimi ise kararın düzeltilmesini istemiştir. Savunmanın merkezinde önemli itirazlar bulunmaktadır: Ödemelerin geçmişte Sayıştay tarafından hukuka uygun bulunduğu, benzer uygulamalar hakkında lehe kararlar verildiği, nakit ödemenin açıkça yasaklanmadığı ve zamanaşımının gerçekleştiği ileri sürülmüştür.
Ancak karar düzeltme incelemesinde bu itirazlar kabul görmemiştir.
“Kurul kararı aldık” demek yeterli mi?
Kararın en önemli hukuki mesajı burada ortaya çıkıyor: İdarenin düzenleme ve karar alma yetkisi sınırsız değildir.
Bir kurul, görev alanı içinde düzenleyici işlem yapabilir; kanunların uygulanmasına ilişkin kararlar alabilir. Fakat bu yetki, kanunla veya yönetmelikle çizilmiş sınırları aşma hakkı vermez. İdari kararlar, üst normlara uygun olmak zorundadır.
Sayıştay, somut olayda konut yardımının mevzuatta ayni bir hak olarak düzenlendiğine, buna karşılık kurul başkanı ve üyelerine maaşın bir unsuru gibi nakden ödeme yapıldığında bu ödemenin hukuki dayanağının bulunmadığına hükmetmiştir. Kararda 5411 sayılı Bankacılık Kanunu, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu, 375 sayılı KHK, 2946 sayılı Kamu Konutları Kanunu ve Kamu Konutları Yönetmeliği birlikte değerlendirilmiştir.
Özellikle Kamu Konutları Kanunu’nun 10’uncu maddesindeki yasak hüküm önemlidir. Kanuna aykırı işlemlerin idari yetki kullanılarak gerçekleştirilemeyeceği açıkça düzenlenmiştir. Başka bir ifadeyle, idari yetki hukuka aykırılığı meşrulaştıran bir araç değil, hukuka uygun biçimde kullanılmak zorunda olan bir yetkidir.
Hukuka aykırı uygulama yıllarca sürerse ne olur?
Kararı dikkat çekici kılan noktalardan biri de uygulamanın geçmişidir.
Kurum savunmasında, benzer konut tahsis katkısı ödemelerinin daha önceki yıllarda Sayıştay denetimlerinde incelendiğini ve bazı kararlarda hukuka uygun bulunduğunu belirtmiştir. Bu argüman, özellikle kamu görevlilerinin kusur ve sorumluluğunun değerlendirilmesi bakımından önemlidir. Çünkü kamu görevlilerinin daha önce verilmiş yargı kararlarına güvenerek işlem yapmış olmaları, kusur değerlendirmesinde dikkate alınması gereken bir olgudur.
Ne var ki Sayıştay, bu savunmayı somut olay bakımından yeterli görmemiştir. Kararda, konut kiralanmasına ilişkin gerekli görüş ve izinlerin alınmadığı, ayni nitelikteki sosyal hakkın maaş unsuru gibi nakden sağlandığı ve bu nedenle sorumluların görev ve yetkileri kapsamında kusurlarının bulunduğu değerlendirilmiştir.
Buradan çıkarılması gereken sonuç, geçmişteki kararların önemsiz olduğu değildir. Asıl mesele, hukuki güvenlik ile kanunilik ilkelerinin birlikte ve tutarlı biçimde uygulanmasıdır. İdarenin yerleşik uygulamalara güvenmesi dikkate alınmalı; ancak bu güven, kanuna aykırı olduğu sonucuna varılan bir işlemi sonsuza kadar dokunulmaz hâle getirmemelidir.
Zamanaşımı da kamu zararını kendiliğinden ortadan kaldırmadı
Kurum, 2016 yılına ait ödemelerin 2023 yılında sorgu konusu yapılması nedeniyle zamanaşımı itirazında da bulunmuştur. Savunmada, 5018 sayılı Kanun’un 74’üncü maddesinin kurum bakımından uygulanamayacağı ve Türk Borçlar Kanunu’ndaki haksız fiil zamanaşımı hükümlerinin dikkate alınması gerektiği ileri sürülmüştür.
Sayıştay ise kurumun kesin hükme bağlama görevi kapsamında 5018 sayılı Kanun’un 71’inci ve 74’üncü maddelerine tabi olduğunu belirterek bu itirazı reddetmiştir. Böylece 2016 yılı ödemeleri bakımından on yıllık zamanaşımı rejiminin uygulanması gerektiği sonucuna ulaşmıştır.
Kararın bu bölümü, kamu zararına ilişkin denetimlerde yalnızca işlemin esasının değil, uygulanacak zamanaşımı rejiminin de doğru belirlenmesinin önemini göstermektedir.
Kamu görevlisinin sorumluluğu, yalnızca imzadan ibaret değildir
Kamu zararının tespitinde mevzuata aykırı bir ödemenin varlığı kadar, sorumluların görev ve yetkileri ile kusurlarının da değerlendirilmesi gerekir. 5018 sayılı Kanun’un 71’inci maddesi kamu zararını, kamu görevlilerinin kasıt, kusur veya ihmallerinden kaynaklanan mevzuata aykırı karar, işlem ya da eylemlerle ilişkilendirmektedir.
Bu nedenle kamu görevlilerinin sorumluluğu, yalnızca bir ödeme belgesinde imzalarının bulunmasına indirgenmemelidir. Görev dağılımı, yetki sınırları, işlem sürecindeki katkı ve kusurun niteliği somut biçimde ortaya konulmalıdır. Bununla birlikte, görev ve yetkileri kapsamında açık hukuka aykırılık içeren bir uygulamanın sürdürülmesi de sorumluluktan kaçınmak için tek başına yeterli bir savunma oluşturmaz.
İyi yönetim, sadece karar almak değil; alınan kararın hukuki temelini araştırmak, sınırlarını bilmek ve kamu kaynağını hukuka uygun kullanmaktır.
Sonuç: Hukuk, idarenin tercihine bırakılamaz
Sayıştay'ın 26 Kasım 2025 tarihli ve 58665 sayılı tutanağında yer alan karar düzeltme incelemesinde, kurumun talebi reddedilmiş ve önceki Temyiz Kurulu kararının düzeltilmesine mahal bulunmadığına oy çokluğuyla karar verilmiştir. Karara karşı oylar da bulunduğundan, hukuki tartışmanın tüm yönlerini görmezden gelmemek gerekir.
Bununla birlikte kararın ortaya koyduğu temel ilke açıktır: Kamu yönetiminde hiçbir kurul, hiçbir yönetici ve hiçbir idari uygulama kanunların üzerinde değildir. Bir işlemin uzun yıllar sürdürülmesi, ona kendiliğinden hukuki meşruiyet kazandırmaz; idari kararlar da kanunların yerine geçemez.
Kamu kaynakları, yöneticilerin yorumlarına veya kurum içi alışkanlıklara göre değil, hukukun çizdiği sınırlar içinde kullanılmalıdır. Çünkü kamu yönetiminde asıl güvence, işlemlerin uzun süre sorgulanmadan devam etmesi değil, her işlemin başından itibaren hukuka dayanması ve hesap verebilir olmasıdır.