Ahmet Ünlü

Gazeteci & Köşe Yazarı

← Tüm yazılar

Kamu yönetiminde kötülüğün sıradanlaşmasının ayak izleri

Son günlerde yaşananlar kamu yönetiminde kötülün sıradanlaştığını gösteriyor.

Kamu yönetiminde kötülük çoğu zaman açık bir suç, ağır bir yolsuzluk veya bilinçli bir zulüm biçiminde ortaya çıkmaz. Daha tehlikeli olan durum, yanlış olanın zaman içinde olağanlaşması; çalışanların hukuka, kamu yararına veya insan onuruna aykırı bir uygulamayı “sistem böyle”, “herkes böyle yapıyor”, “bana verilen görevi yaptım” ya da “sorumluluk benim değil” gerekçeleriyle sorgulamadan yerine getirmeye başlamasıdır.

Arendt'in Eichmann davasından hareketle geliştirdiği kavram, kötülüğün mutlaka şeytani veya olağanüstü kişiler tarafından işlenmesi gerekmediğine; düşünme ve muhakeme kapasitesinin zayıflaması, klişeler ve görev dili içinde insanî sonuçların görünmez hâle gelmesi gibi süreçlerin ciddi etik sonuçlar doğurabileceğine işaret eder. Bununla birlikte Arendt'in görüşünün “Eichmann sadece emirleri uygulayan pasif bir memurdu” şeklinde basitleştirilmesi doğru değildir; çağdaş Arendt yorumlarında onun aktif sorumluluğu özellikle vurgulanmaktadır.

Kamu yönetimine aktarıldığında temel mesele şudur: Bürokratik kurallar, görev tanımları ve hiyerarşi kamu hizmetinin düzenli yürütülmesini sağlar; ancak bunlar etik muhakemenin yerine geçtiğinde, kişi yaptığı işin insanî ve toplumsal sonucunu düşünmeden yalnızca prosedürü uygulayan bir aktöre dönüşebilir. Güncel kamu yönetimi literatüründe de bürokratik süreçlerin muhakemeyi prosedürel rasyonaliteye ikame edebilmesi ve örgütsel yanlışların sosyalizasyon, dil ve bilişsel süreçler aracılığıyla sıradanlaşabilmesi tartışılmaktadır.

KURALA UYMAK İLE DOĞRU OLANI YAPMAK AYNI ŞEY GİBİ ALGILANMAYA BAŞLAYABİLİR

Kamu yönetiminin temel amacı kamu yararını gerçekleştirmek, kamu hizmetlerini hukuka uygun biçimde yürütmek ve vatandaşın haklarını güvence altına almaktır. Buna rağmen kamu örgütleri de diğer bütün insan örgütleri gibi yanlış kararlar, etik ihlaller, ayrımcı uygulamalar, görevi kötüye kullanma, yolsuzluk ve insan onurunu zedeleyen davranışlar üretebilir. Sorunun dikkat çekici yönü, bu tür davranışların her zaman açık bir “kötülük” görüntüsü taşımamasıdır.
Bir memurun vatandaşı bilerek mağdur etmesi açık bir etik sorun olarak görülebilir. Fakat daha karmaşık bir durumda memur, yalnızca kendisine verilen talimatı uyguladığını; amirinin karar verdiğini; mevzuatta böyle yazdığını; kurumda yıllardır aynı uygulamanın sürdüğünü söyleyebilir. Yönetici ise işlemi kendisinin başlatmadığını, önceki yönetimin uygulamasını devam ettirdiğini ileri sürebilir. Böylece tek tek bakıldığında küçük görünen sorumluluk kaçışları birleşerek büyük bir adaletsizlik üretebilir.

İşte “kötülüğün sıradanlaşması” kavramı bu noktada önem kazanır. Buradaki mesele, kamu görevlilerinin özünde kötü insanlar hâline gelmesi değildir. Asıl mesele, yanlışın kurumsal çevre içinde normal, olağan, kaçınılmaz veya sorgulanamaz görülmeye başlanmasıdır. Bir davranış tekrarlandıkça şaşırtıcılığını kaybeder; itiraz eden kişi istisna hâline gelir; bir süre sonra da kurala uymak ile doğru olanı yapmak aynı şeymiş gibi algılanmaya başlanır.

HANNAH ARENDT VE “KÖTÜLÜĞÜN SIRADANLIĞI”

Hannah Arendt, Adolf Eichmann'ın 1961'de Kudüs'teki yargılanmasını izleyerek yazdığı Eichmann in Jerusalem adlı eserinde “banality of evil” yani “kötülüğün sıradanlığı” ifadesini kullandı. Arendt'in dikkatini çeken nokta, karşısındaki kişinin dışarıdan bakıldığında şeytanî bir canavar görüntüsü vermemesi; buna karşın Nazi rejiminin kitlesel suçlarının örgütlenmesinde sorumluluk taşıyan bir bürokrat olmasıydı. Arendt açısından mesele, yapılan eylemlerin sıradan veya hafif olması değil, son derece ağır kötülüklerin sıradan görünen bir failin düşünme biçimi içinde ortaya çıkabilmesiydi.

Arendt'in düşüncesinde “düşünmek” ile yalnızca bilgi sahibi olmak aynı değildir. Bir işi teknik olarak bilmek, o işin ahlaki anlamını kavramak anlamına gelmez. Arendt'in Eichmann yorumunda dikkat çektiği noktalardan biri de budur: Bir kişi bir işlemin nasıl yapılacağını çok iyi bilebilir fakat yaptığı şeyin başka insanlar açısından ne anlama geldiği üzerine düşünmeyebilir. Arendt'in asıl dikkatinin “bilmek” ile “düşünmek” arasındaki fark ve kişinin kendisini başkasının yerine koyarak muhakeme edebilmesi olduğu aktarılmaktadır.

Bununla birlikte “kötülüğün sıradanlığı” kavramının sınırlarını korumak gerekir. Arendt, Eichmann'ı masum veya yalnızca pasif bir emir uygulayıcısı olarak görmüyordu; Stanford Encyclopedia of Philosophy'nin aktardığı üzere, onun sorumluluğunu kabul ediyor ve idam cezasını destekliyordu. Güncel araştırmalar da Arendt'in Eichmann'ı yalnızca “makinenin dişlisi” olarak gördüğü şeklindeki yorumun aşırı basitleştirici olduğunu belirtmektedir.

KÖTÜLÜĞÜN SIRADANLAŞMASININ KAMU YÖNETİMİNE YANSIMASI

Kamu yönetiminde kötülüğün sıradanlaşması, tek bir anda gerçekleşen bir olaydan çok bir süreçtir. Bu süreç genellikle küçük ve “normal” görünen adımlarla başlar. İlk aşamada kişi yanlış bir uygulamayı kabul etmekte tereddüt eder. Daha sonra çevresindeki herkesin aynı şeyi yaptığını görür. İtiraz etmek kurumsal uyumu bozmak olarak görülmeye başlanır. Zamanla uygulama kurumun “normal çalışma biçimi” hâline gelir. Yeni gelen personel ise sistemi değiştirmek yerine sisteme uyum sağlar.

Bu süreçte dilin önemli bir rolü vardır. “Vatandaşı mağdur etmek” yerine “dosyayı bekletmek”, “haksız işlem yapmak” yerine “uygulama gereği işlem tesis etmek”, “kişiyi dışlamak” yerine “kurumun tercihine uygun personel seçmek” gibi ifadeler davranışın ahlaki içeriğini görünmezleştirebilir. Bürokratik dilin teknik niteliği gereklidir; fakat teknik dil, eylemin insan üzerindeki sonucunu tamamen ortadan kaldırdığında etik körlük ortaya çıkabilir.

2026 tarihli bir kamu yönetimi çalışması, Arendt ve Weber üzerinden modern bürokraside prosedürel rasyonalitenin muhakemenin yerine geçebilmesi ve idarenin “sıradan kötülük” biçimlerini üretebilecek yapısal koşullar oluşturabilmesi ihtimalini tartışmaktadır. Bu yaklaşım, kamu görevlisinin yalnızca “kurala uygunluk” sorusunu değil, yaptığı işlemin amacı ve sonucu hakkında da düşünmesi gerektiği yönündeki etik tartışmayı güçlendirmektedir.

“EMİR BÖYLEYDİ” VEYA BEN EMİR KULUYUM MANTIĞI

Kötülüğün sıradanlaşmasının en önemli mekanizmalarından biri sorumluluğun parçalanmasıdır. Kararı üst yönetici verir, dosyayı başka bir birim hazırlar, üçüncü bir birim uygular, personel ise yalnızca imza veya veri girişi yapar. Sonuçta ortaya çıkan zarardan herkesin yalnızca küçük bir payı vardır. Herkes kendi görevini teknik olarak yerine getirdiğini düşündüğünde ise bütünsel sorumluluk görünmez hâle gelebilir.

Bu durum hiyerarşik kamu yönetiminin varlığından otomatik olarak doğmaz. Hiyerarşi, hukukî yetki ve sorumlulukların belirlenmesi bakımından gereklidir. Sorun, hiyerarşinin etik muhakemenin yerine geçmesidir. Bir kamu görevlisinin “emir aldım” demesi, hukuka ve temel etik yükümlülüklere ilişkin sorumluluğu her durumda ortadan kaldırmaz. Hukuk devleti anlayışında kamu görevlisinin görevi, yalnızca üst makamın iradesini mekanik biçimde taşımak değil, yetkisini hukuk içinde kullanmaktır.

KÖTÜLÜĞÜN SIRADANLAŞMASI İLE YOLSUZLUK ARASINDAKİ FARK

Kötülüğün sıradanlaşması yalnızca yolsuzluk anlamına gelmez. Rüşvet, zimmet, irtikâp veya ihaleye fesat gibi açık hukuk ihlalleri bu çerçevenin içinde yer alabilir; fakat kavramın kapsamı daha geniştir. Vatandaşın haklı talebini sırf kişisel antipati nedeniyle sürekli geciktirmek, liyakat ölçütlerini bilerek göz ardı etmek, hukuka aykırı bir uygulamayı “kurum geleneği” diye sürdürmek veya açık bir haksızlığı gördüğü hâlde hiçbir şey yapmamak da kurumsal etik bakımından önemlidir.

OECD kamu bütünlüğünü yalnızca rüşvetle sınırlı görmemektedir. Çıkar çatışmaları, nüfuz ticareti, kamu malının kötüye kullanılması ve karar alma süreçlerinin uygunsuz biçimde etkilenmesi gibi daha geniş bütünlük riskleri de kamu yönetiminin etik kapasitesini ilgilendirir.

KÖTÜLÜĞÜN SIRADANLAŞMASI VE LİYAKAT

Liyakat yalnızca doğru kişiyi doğru göreve getirmek değildir; aynı zamanda kamu görevlisinin yanlış karşısında “hayır” diyebilme kapasitesini koruyan bir kurum kültürüdür. Personel, kariyerinin tamamen yöneticinin kişisel takdirine bağlı olduğunu düşünüyorsa, hukuka veya kamu yararına aykırı bir uygulamayı sorgulamak yerine uyum göstermeyi tercih edebilir. Böyle bir ortamda kurumun bilgi kapasitesi zamanla zayıflar; yöneticiler yalnızca duymak istedikleri bilgileri almaya başlar.

Bu nedenle liyakat ile etik arasında doğrudan bir ilişki vardır. Teknik yeterlilik karar kalitesini; kurumsal bağımsızlık ve mesleki güvence ise doğruyu söyleme kapasitesini destekler.

KÖTÜLÜĞÜN SIRADANLAŞMASI VE YÖNETİCİ

Bir kurumun etik kültürü büyük ölçüde yöneticilerin davranışları tarafından şekillenir. Yönetici küçük usulsüzlükleri “işler yürüsün” diyerek görmezden gelirse, çalışanlar yazılı kuralların gerçekte ne kadar önemli olduğunu bu davranıştan öğrenir. Tersine yönetici, güçlü bir personelin yaptığı ihlali de yeni başlayan personelin yaptığı ihlali de aynı standartla değerlendiriyorsa kurumda normun kişiye göre değişmediği mesajını verir.

Bu nedenle yöneticinin görevi yalnızca sonuç almak değildir. Yönetici aynı zamanda kurumun hangi davranışları normal kabul edeceğini belirler. “Sonuç başarılıysa yöntem önemli değildir” anlayışı, kısa vadede performans görüntüsü yaratabilir; uzun vadede ise etik standartların aşınmasına yol açabilir.

İHBAR, İTİRAZ VE KURUMSAL CESARET

Kötülüğün sıradanlaşmasına karşı en önemli kurumsal mekanizmalardan biri, personelin etik ihlalleri güvenli biçimde bildirebilmesidir. Bir çalışan yanlış bir uygulamayı gördüğünde bunu dile getirebileceğine inanıyorsa kurumun kendini düzeltme kapasitesi artar. Buna karşılık ihbar eden kişinin cezalandırılacağı veya dışlanacağı düşünülüyorsa yanlış uygulamalar görünmez hâle gelir.

KÖTÜLÜĞE KARŞI İLK SAVUNMA DÜŞÜNMEKTİR

Kamu yönetiminde kötülüğün sıradanlaşması, tek tek “kötü insanların” varlığıyla açıklanamayacak kadar karmaşık bir süreçtir. Kuralların amaçtan kopması, sorumluluğun parçalanması, kör itaat, liyakat sorunları, sessizlik kültürü, yanlışın tekrar edilerek normalleşmesi ve insanî sonuçların bürokratik dil içinde görünmez hâle gelmesi bu süreci besleyebilir.

Hannah Arendt'in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı kamu yönetimine doğrudan bir reçete sunmaz ve her bürokratik hatanın “kötülük” olarak nitelendirilmesini gerektirmez. Ancak kavramın önemli bir uyarısı vardır: İnsanlar çok ağır sonuçlar doğuran uygulamaların içinde yer alırken kendilerini yalnızca görevlerinin teknik gereğini yapan kişiler olarak görebilirler. Arendt'in düşüncesinde muhakeme ve düşünme, kişinin kendisini yalnızca örgütün bir parçası olarak görmesini engelleyebilecek önemli bir zihinsel faaliyettir.

Bu nedenle kamu yönetiminde etik kültürün amacı, çalışanlara sürekli olarak “iyi insan olun” demek değildir. Daha somut bir hedef gerekir: Kamu görevlisinin hukuka uygunluk ile etik sorumluluk arasındaki ilişkiyi düşünebildiği, yanlış bir talimata itiraz edebildiği, yöneticinin eleştiriyi tehdit olarak görmediği, liyakat ve tarafsızlığın korunduğu ve vatandaşın bir dosya numarasına indirgenmediği kurumlar oluşturmak.

Kötülüğün sıradanlaşmasını önlemenin ilk şartı, yanlışın sıradanlaşmasına izin vermemektir. Bir kamu kurumunda herkesin “böyle gelmiş, böyle gider” dediği noktada etik düşünce sona erer. Buna karşılık bir kurumda bir kişi bile “Bu doğru mu?”, “Bunun vatandaşa etkisi nedir?”, “Bunu neden yapıyoruz?” ve “Başka türlü yapabilir miyiz?” sorularını sorabiliyorsa, kurumun kendisini düzeltme kapasitesi hâlâ vardır. Kamu yönetiminde etik yönetimin en temel güvencesi de tam olarak bu sorgulama kapasitesidir.

AMİRLERE KÖR İTAAT KÜLTÜRÜ

Üstün her kararının tartışılmaz kabul edildiği kurumlarda çalışanlar muhakeme etmek yerine uyum göstermeyi öğrenebilir. Bu kültür, yöneticinin hata yapabileceği gerçeğini kurumsal olarak görünmez kılar. Bir de itaat et rahat et söyleminin verdiği rahatlık eklenince sorgulama iyice rafa kalkar.

“HERKES BÖYLE YAPIYOR” SAVUNMASI

Bir uygulamanın yaygın olması onun doğru olduğunu göstermez. Ancak yaygınlık kişiye psikolojik meşruiyet sağlar.

Gittiğin yer kör ise sende şaşı bak atasözü de işin tuzu biberi olur. Yani herkes ne yapıyorsa sende öyle yap sözü yaygınlaşmışsa çaresizlik artacaktır.

Rahat etmek istiyorsan fazla kurcalama, görme ve duyma söylemi ise yaygınlık kazanır bir de görenlerin, duyanların başına bir şeyler gelirse personelin sinmesi kaçınılmaz hale gelebilir.

Sonuç olarak yanlış uygulamayı dile getiren personelin dışlanması veya kariyerinin zarar göreceği algısı kurum içinde sessizlik üretir. Sessizlik arttıkça yanlış uygulamanın görünürlüğü azalır.

LİYAKAT ZAYIFLIĞININ “MEVZUAT BÖYLEYE” İNDİRGENMESİ

Yöneticilik görevinin bilgi, deneyim ve etik sorumluluk yerine yalnızca kişisel yakınlık veya sadakat üzerinden dağıtıldığı algısı kurumsal adalet duygusunu zayıflatabilir. OECD, liyakate dayalı insan kaynakları sistemini bütünlük kültürünün temel unsurlarından biri olarak görmektedir.

Vatandaşın adı, hayatı veya mağduriyeti yalnızca bir dosya numarasına dönüştüğünde kararın insanî sonucu görünmezleşebilir.

Mevzuata uygunluk kamu yönetiminin temel koşuludur; fakat kamu görevlisinin her somut durumda hukukî amacı, yetki sınırlarını ve temel haklara etkisini değerlendirmesi gerekir.

SORUNUN ÇÖZÜMÜNE YÖNELİK ARAÇLAR

Kötülüğün kamuda sıradanlaşmasını önlemek için;

1- Kamu görevlilerine yalnızca mevzuat öğretmek yeterli değildir. Somut olaylarda hukuk, kamu yararı, hak, eşitlik ve insan onuru arasındaki ilişkileri tartışabilecekleri vaka temelli eğitimler yapılmalıdır.

2- Üst yöneticilerin performansı yalnızca hedef gerçekleşmesi üzerinden değil; kurum içi adalet, şeffaflık, personelin görüş bildirebilmesi ve etik risklerin yönetilmesi açısından da değerlendirilmelidir.

3- Personelin karar veya talimat hakkında hukukî ve etik çekince bildirebileceği, bunun kariyerine otomatik olarak zarar vermeyeceği güvence altına alınmalıdır.

4- Atama ve yükselmelerde nesnel kriterlerin güçlendirilmesi, kuruma duyulan güveni ve personelin bağımsız muhakeme kapasitesini artırır.

5- Kamu kurumları yalnızca mali riskleri değil, çıkar çatışması, kayırmacılık, ayrımcılık, usulsüz talimat, bilgi saklama ve vatandaş haklarının ihlali gibi etik riskleri de periyodik olarak değerlendirmelidir.

6- Vatandaş üzerindeki gerçek etkiyi görünmezleştiren aşırı teknik dil yerine, kararların insanî ve hukukî sonucunu açıklayan bir yönetim dili geliştirilmelidir.

7- Bir işlem yıllardır yapılıyor diye doğru kabul edilmemelidir. Kurumlarda belirli aralıklarla “Bu uygulamanın hukukî amacı nedir? Kamu yararına hizmet ediyor mu? Bir kişiye haksızlık üretiyor mu? Daha adil bir yöntem var mı?” soruları sorulmalıdır.

KÖTÜLÜĞÜN SIRADANLAŞMAMASI İÇİN ETİK KONTROL SORULARI

Kötülüğün sıradanlaşmaması için yöneticilerin kendilerine sorması gereken soruları şu şekilde sıralayabiliriz:

Bu karar hukuken mümkün olsa bile kamu yararı bakımından doğru mu?

Bu karardan etkilenen kişinin yerine kendimi koyduğumda kararın gerekçesi hâlâ savunulabilir mi?

Bu işlemi yalnızca herkes yaptığı için mi sürdürüyorum?

Personelim bu karara itiraz edebileceğini gerçekten düşünüyor mu?

Bu konuda farklı bir görüş söyleyen personele nasıl davranıyorum?

Kararı verirken sonuçtan kim etkilenecek?

“Mevzuat böyle” dediğimde, mevzuatın amacını da dikkate alıyor muyum?

Bu uygulamayı kamuoyuna bütün ayrıntılarıyla açıklamak zorunda kalsam aynı şekilde savunabilir miyim?

Bu karar kişiye göre değişiyor mu?

Kurumsal çıkar ile kamu yararını birbirine karıştırıyor muyum?

Bugün normal kabul ettiğimiz uygulamanın on yıl sonra nasıl değerlendirileceğini düşünüyor muyum?