Asıl mesele yalnızca fonları tasfiye etmek değil, bu büyüklükteki bir krizin nasıl ortaya çıktığını bütün yönleriyle açıklığa kavuşturmaktır.
Türkiye, sermaye piyasalarına duyulan güveni ciddi biçimde sınayan büyük bir fon kriziyle karşı karşıya kaldı.
131 yatırım fonunun tasfiyesine karar verildi. Bu fonlarda 455 bin 758 yatırımcının bulunduğu açıklandı.
Elbette hükümetler krizlerle karşılaşır ve bu krizleri yönetmek zorundadır. Önemli olan, krizin büyüklüğü kadar nasıl yönetildiği ve bir daha yaşanmaması için hangi derslerin çıkarıldığıdır.
Cumhurbaşkanı sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın fon kriziyle ilgili açıklamaları bu açıdan oldukça dikkat çekiciydi.
Cumhurbaşkanı, alın teriyle çalışan sanayici, ihracatçı, esnaf ve tüccarın karşısına piyasa düzenbazlıklarıyla haksız kazanç sağlayanları koyarak, bu kişilere yaptıklarının bedelinin ödetileceğini açıkladı.
Bu kararlılık önemlidir. Ancak ortada yalnızca haksız kazanç elde ettiği iddia edilen iş insanları yok. Bu işlemleri denetlemekle görevli kurumlar ve varsa süreci etkilemeye çalışan siyasi bağlantılar da araştırılmalıdır. Çünkü bu krizin üç ayağı bulunabileceği ihtimali üzerinde ciddiyetle durulmalıdır: Hukuka aykırı kazanç sağlayanlar, görevini gereği gibi yerine getirmeyen bürokratlar ve siyasi nüfuzunu koruma kalkanına dönüştürenler.
Birinci ayak: Parayı yönetenler ve haksız kazanç sağlayanlar
Fon krizinin ilk ayağında, sermaye piyasalarını hukuka aykırı biçimde kullandığı ileri sürülen kişi ve şirketler bulunuyor.
Bu kişilerin nasıl kazanç sağladıkları, hangi yöntemleri kullandıkları, elde ettikleri değerleri nereye aktardıkları ve kimlerle birlikte hareket ettikleri bütün yönleriyle araştırılmalıdır. Ancak yalnızca işlemleri gerçekleştiren kişilere odaklanmak yeterli değildir.
Bu kadar büyük tutarlı işlemler yapılırken neden daha erken müdahale edilemediği de açıklanmalıdır. Çünkü usulsüzlüğü gerçekleştirenin sorumluluğu kadar, usulsüzlüğü önlemekle görevli sistemin neden yeterince işlemediği de önemlidir.
İkinci ayak: İşini kurallara uygun ve zamanında yapmayan bürokrat
İşin kamu yönetimi bakımından en önemli bölümü burasıdır.
SPK, BDDK, MASAK ve diğer ilgili kurumların her birinin kanunlarla belirlenmiş görev ve yetkileri bulunuyor.
Peki, bu kurumlar kendilerine ulaşan uyarıları nasıl değerlendirdi? Olağan dışı işlemler ne zaman fark edildi? Hangi denetimler yapıldı? Riskler büyürken hangi önlemler alındı?
Bir kurum diğerini bilgilendirdiğini, öteki mevzuata uygun hareket ettiğini, bir başkası da yetkisinin sınırlı olduğunu söyleyebilir.
Bunların hepsi doğru bile olabilir.
Ama sonuçta yüz binlerce yatırımcının bulunduğu fonlar tasfiyeye gitmişse, kamu yönetiminin kendi kendisine sorması gereken ciddi sorular vardır.
İşin ironik tarafı da tam burada başlıyor.
Herkes görevini yapmış, gerekli yazışmalar yapılmış, prosedürler işletilmiş, raporlar hazırlanmış olabilir.
Peki, bu büyüklükteki kriz nasıl ortaya çıktı?
Demek ki kamu yönetiminde her işlemin usulüne uygun yapılması, her zaman denetimin etkili olduğu anlamına gelmiyor.
Birbirine yazı yazan ama riskleri zamanında önleyemeyen bir bürokratik yapıdan söz ediyorsak, burada yalnızca kişisel sorumlulukları değil, kurumsal işleyişi de sorgulamak gerekiyor.
Kamu yönetiminin görevi sadece krizden sonra dosya hazırlamak değildir. Asıl görevi, elindeki bilgi ve yetkileri kullanarak krizin doğmasını veya büyümesini önlemektir.
Bürokratik başarının ölçüsü, kaç sayfa rapor yazıldığı değil, kamu zararının ne ölçüde önlendiğidir.
Üçüncü ayak: Koruma kalkanına dönüşen siyasi ayak
Bence üzerinde en dikkatli durulması gereken meselelerden biri de budur.
Kamuoyunda bazı kişi ve şirketlerin siyasi bağlantılarından yararlanmış olabileceğine ilişkin iddialar bulunuyor.
Bu iddiaların doğruluğu elbette somut delillerle ortaya konulmalıdır. Hiç kimse yalnızca siyasi çevresi veya tanıdıkları nedeniyle suçlu kabul edilemez. Ancak varsa, siyasi nüfuz kullanılarak denetimlerin engellenmesi veya geciktirilmesi girişimleri de araştırılmalıdır.
Siyaset, denetim kurumlarının önünü açmalıdır; onların uyarı sistemine sinyal kesici olarak girmemelidir.
Bir kamu görevlisi, karşısındaki kişinin siyasi bağlantılarını düşünmeden mevzuatı uygulayabilmelidir.
Bir müfettiş, inceleme yaptığı şirketin arkasında kimin bulunduğunu merak etmek zorunda kalmamalıdır.
Bir kurum başkanı da aldığı hukuka uygun karar nedeniyle görevinden olacağı endişesi taşımamalıdır. Çünkü siyasi yakınlıkların denetim süreçlerini etkileyebildiği bir sistemde liyakat, tarafsızlık ve hesap verebilirlik ciddi biçimde zarar görür.
Bu nedenle fon soruşturmasında varsa siyasi müdahalelerin de açıklığa kavuşturulması gerekir.
Asıl mesele, sistemin neden işlemediğidir
Kamu yönetiminde önemli bir yanlışlık, sorunu yalnızca ortaya çıkan olayla sınırlı değerlendirmektir.
Birkaç kişi tutuklanır, bazı yöneticiler görevden ayrılır, yeni mevzuat hazırlanır ve hayat devam eder.
Sonra benzer bir sorun başka bir kurumda yeniden yaşanır. Çünkü kişileri değiştirmek, kurumsal sorunları kendiliğinden çözmez.
Oysa yapılması gereken; atama ve yükselmelerde liyakatin esas alınması, denetim kurumlarının kurumsal bağımsızlığının korunması, risk bildirimlerinin izlenebilir hâle getirilmesi ve ihmali bulunan kamu görevlileri hakkında etkili hesap verebilirlik mekanizmalarının işletilmesidir. Bunları bünyesinde barındıran dirayetli yöneticiler ise merkeze yerleştirilmelidir.
Üstelik denetim görevini yerine getirmeyen yöneticilerin sorumluluğu araştırılırken, görevini doğru ve cesaretle yapan kamu görevlilerinin de korunması gerekir.
Devletin ihtiyacı, her söylenene itaat eden bürokratlar değil; gerektiğinde yanlış kararlara itiraz edebilen, hukuku uygulayan ve sorumluluk üstlenen yöneticilerdir.
Cumhurbaşkanı'nın açıklaması bir başlangıç olmalı
Toplumun büyük bir kesiminin Cumhurbaşkanı Erdoğan'a duyduğu güvenin devamında, bu kriz karşısında atılacak adımların önemli olacağını düşünüyorum.
AK Parti gibi uzun yıllardır iktidarda bulunan ve güçlü bir kurumsal tecrübeye sahip siyasi yapının, yalnızca sorumluların cezalandırılmasını değil, krizden çıkarılacak yönetim derslerini de ele alması beklenir.
Cumhurbaşkanı'nın haksız kazanç sağlayanlara yönelik açıklaması önemlidir. Ancak bu açıklamanın gereği yerine getirilirken soruşturmanın kapsamı yalnızca piyasada işlem yapan kişilerle sınırlı kalmamalıdır.
Somut delillerin gerektirdiği ölçüde, kamu görevlilerinin ihmal ve kusurları ile olası siyasi müdahaleler de aynı ciddiyetle araştırılmalıdır. Çünkü kamu vicdanını tatmin edecek olan, yalnızca birkaç kişinin cezalandırılması değil, sorumluluk zincirinin hiçbir halkasının peşinen inceleme dışında bırakılmamasıdır.
Sorumluluk dağıtılırken kimse ortadan kaybolmamalı!
Fon krizini yaratan hukuka aykırı işlemlerin sorumluları yargı önünde hesap vermelidir.
İhmali veya kusuru bulunan kamu görevlileri hakkında gerekli idari ve hukuki işlemler yapılmalıdır.
Siyasi nüfuz kullanılarak hukuka aykırı müdahalede bulunulmuşsa bunlar da ortaya çıkarılmalıdır.
Fakat bütün bunlardan daha önemlisi, benzer krizlerin tekrar yaşanmaması için kamu yönetiminin denetim anlayışının gözden geçirilmesidir.
Unutulmamalıdır ki yetki kullanmak bir ayrıcalık değil, sorumluluk üstlenmektir.
Kamu yönetiminde bazen herkes başarıya ortak olur ama başarısızlık ortada sahipsiz kalır.
Öyle ki bir kriz yaşandığında ilgili bütün kurumlar görevlerini eksiksiz yerine getirdiklerini anlatır.
Ne hikmetse herkes görevini yapmıştır ama kriz yine de ortaya çıkmıştır!
İşte asıl çözülmesi gereken çelişki budur.
Devletin gücü, kriz çıktıktan sonra kaç kişiyi cezalandırdığıyla değil, krizi önlemek için sahip olduğu yetkileri ne kadar etkili kullandığıyla da ölçülür.
Unutmayalım ki herkes görevini yaptığını söylüyorsa, sistemin neden başarısız olduğunu açıklamak da birilerinin görevi olmalıdır!