Bir devlet düşünün ki sarayının kapısındaki adalet zilini bir eşek çalıyor ve hükümdar bu çağrıyı bile karşılıksız bırakmıyor. Bir de günümüzü düşünün: Vatandaşın dilekçesine cevap vermeyen, şikâyetini dinlemeyen, dinlese de anlamayan, anlasa da gereğini yapmayan makamının kapısını halka kapatan yöneticiler var. Aradan asırlar geçmiş ama adaletin ölçüsü değişmemiş: Güçlünün karşısında haklıyı koruyabilmek.
Büyük Selçuklu Devleti'nin ünlü veziri Nizâmülmülk'ün kaleme aldığı, 51 fasıldan oluşan Siyasetnâme, yalnızca hükümdarlara öğüt veren tarihî bir eser değildir. Devlet yönetiminin, adaletin, liyakatin, denetimin ve yöneticilerin halka karşı sorumluluklarının anlatıldığı önemli bir yönetim rehberidir.
Eserde anlatılan iki ibretlik hikâye, günümüz kamu yöneticilerine de önemli mesajlar vermektedir.
Yaşlı bir kadının toprağına göz diken yönetici
Siyasetnâme'de adaletiyle tanınan hükümdar Nûşirevân'ın bir yöneticisinin, malikâne ve bahçe yaptırmak amacıyla fakir ve yaşlı bir kadının arazisine göz dikmesi anlatılır.
Yönetici, kadından toprağını satmasını ister. Ancak kadın, bu küçük arazinin hem geçim kaynağı hem de atalarından kalan tek mirası olduğunu belirterek teklifi reddeder.
Yönetici daha fazla para veya başka bir arazi teklif etse de kadın kararından vazgeçmez. Bunun üzerine yönetici, makamının verdiği gücü kullanarak araziye zorla el koyar ve çevresini duvarla çevirir.
Yaşlı kadın önce yöneticinin kapısını çalar. Ancak muhatap alınmaz. Şikâyeti dinlenmez. Hatta çaresizlik içinde razı olduğu arazi bedeli bile ödenmez. Bunun üzerine son çare olarak hükümdar Nûşirevân'a ulaşmaya karar verir.
Sarayın yakınında fırsat kollayan kadın, hükümdarın karşısına çıkarak uğradığı haksızlığı anlatır.
Nûşirevân'ın ilk yaptığı şey, kadını dinlemek; ikinci yaptığı şey ise anlatılanların doğruluğunu araştırmaktır.
Güvendiği bir görevliyi olayın aslını öğrenmek üzere görevlendirir. Araştırma sonucunda kadının anlattıklarının doğru olduğu ortaya çıkar.
Hükümdar, yaşlı kadının toprağını gasp eden yöneticiyi cezalandırır ve diğer yöneticilere de benzer zulümlerin karşılıksız kalmayacağını bildirir.
Burada üzerinde durulması gereken iki önemli husus vardır.
Birincisi, hükümdar güçlü yöneticinin değil, haklı olan yaşlı kadının yanında durmuştur.
İkincisi, yalnızca şikâyet üzerine hüküm vermemiş, önce iddiayı araştırmış ve gerçeği ortaya çıkarmıştır. Çünkü adalet, ne makam sahibinin sözüne kayıtsız şartsız inanmak ne de bir şikâyeti peşinen doğru kabul etmektir. Adalet, iddiayı araştırmak, delili değerlendirmek ve haklıya hakkını teslim etmektir.
Yedi yıl çalmayan adalet zilini bir eşek çaldı
Hikâyenin daha da dikkat çekici bir devamı vardır.
Nûşirevân, kimsesizlerin ve haksızlığa uğrayanların kendisine kolayca ulaşabilmesi için sarayın kapısına, küçük bir çocuğun bile erişebileceği yükseklikte zillerle donatılmış bir zincir astırır.
Bu zinciri çalan herkesin şikâyeti dinlenecektir.
Anlatıya göre hükümdarın adaleti öylesine etkili olur ki tam yedi yıl boyunca kimse bu zinciri çalma ihtiyacı duymaz. Ancak bir gün sarayın önünde ziller çalmaya başlar.
Görevliler koşarak dışarı çıkar. Fakat ortada şikâyetçi bir insan yoktur.
Zincire sırtını sürterek zilleri çaldıran, zayıflıktan kemikleri sayılan, uyuz ve yaşlı bir eşektir.
Görevliler durumu hükümdara aktarırken olayı önemsiz görürler. Onlara göre eşek, yalnızca kaşındığı için zincire sürtünmektedir. Ancak Nûşirevân aynı kanaatte değildir. “Bu eşek bile adalet talep etmeye gelmiştir.” Hükümdar, hayvanın sahibinin bulunmasını ve durumunun araştırılmasını emreder.
Yapılan araştırmada, eşeğin yıllarca sahibine hizmet ettiği, yaşlanıp çalışamaz hâle gelince de sokağa atıldığı, aç ve susuz bırakıldığı anlaşılır.
Hükümdar, eşeğe kötü davranan sahibini cezalandırır.
İşte Siyasetnâme'nin asırlar öncesinden verdiği en etkileyici derslerden biri budur: Adalet, yalnızca güçlülerin hakkını koruyan bir düzen değil; kendisini savunamayanların da hakkını gözeten bir vicdan meselesidir.
Bugünün yöneticileri bu hikâyelerden ne anlamalı?
Bu hikâyelerde asıl dikkat çekici olan, hükümdarın büyüklüğü değil, kendisini güçlüler karşısında çaresiz hissedenlerin sesine verdiği önemdir.
Bugün kamu yönetiminde teknoloji gelişti, iletişim kanalları çoğaldı, şikâyet ve başvuru mekanizmaları oluşturuldu. Ancak bütün bu imkânlara rağmen vatandaşın sesini duymayan bir yönetim anlayışı varsa ortada ciddi bir sorun vardır.
Vatandaşın dilekçesine cevap vermeyen, verdiği cevap ilgisiz, kendisine ulaşılmasını engelleyen, makam odasını adeta dokunulmazlık alanına dönüştüren veya emrindeki personelin haksızlıklarını görmezden gelen yönetici, bu hikâyelerden ders çıkarmalıdır.
Hele hele makamının gücünü kişisel çıkarları için kullananlar, kendilerine tanınan yetkiyi başkalarının haklarını çiğnemek için bir araç hâline getirenler, yaşlı kadının toprağına el koyan yöneticinin akıbetini iyi düşünmelidir.
Devletin gücü, vatandaşa karşı kullanıldığında zulme; vatandaşın hakkını korumak için kullanıldığında adalete dönüşür. Bu nedenle iyi yönetimin temelinde yalnızca liyakatli kişilerin göreve getirilmesi değil, göreve getirilenlerin etkili biçimde denetlenmesi de vardır.
Yöneticilerin kendilerini görev yaptıkları kurumların sahibi gibi görmelerine izin verilmemelidir. Uzun süre aynı makamda kalmanın oluşturabileceği çıkar ilişkileri, denetimsizlik ve kurumsal körleşme risklerine karşı gerekli tedbirler alınmalıdır.
Şikâyet mekanizmaları yalnızca kâğıt üzerinde bulunmamalı; vatandaşın en güçlü yönetici hakkında bile korkmadan başvurabileceği, başvurusunun tarafsızca araştırılacağı ve haksızlığın giderileceği şekilde işletilmelidir. Çünkü bir yönetim sisteminin gerçek kalitesi, en güçlü kişilere sunduğu imkânlarla değil, en güçsüz insanın hakkını ne ölçüde koruyabildiğiyle anlaşılır.
Makamın büyüklüğü değil, adaletin gücü önemlidir
Siyasetnâme'deki yaşlı kadın ve uyuz eşek hikâyeleri, yöneticilere aynı gerçeği hatırlatmaktadır:
Makamlar kalıcı değildir. Yetkiler kişisel mülk değildir. Devletin imkânları kimsenin özel menfaati için tahsis edilmemiştir.
Yöneticilik, insanlara tepeden bakma hakkı değil, onların hukukunu koruma sorumluluğudur.
Nûşirevân'ın sarayındaki adalet zinciri, bugünün yöneticilerine şu soruyu sordurmalıdır: Asırlar önce bir eşeğin çaldığı adalet zilini duyup harekete geçen bir hükümdarın hikâyesini anlatıyoruz. Peki bugün makam kapısına gelen vatandaşın sesini duymayan yöneticileri nasıl izah edeceğiz?
Unutulmamalıdır ki devletin itibarı makam odalarının ihtişamıyla, makam araçlarının gösterişiyle veya yöneticilerin etrafındaki kalabalıklarla ölçülmez.
Devletin gerçek itibarı, kapısını çalan mazlumun hakkını alabilmesiyle ölçülür.
Bir eşeğin feryadını bile karşılıksız bırakmayan adalet anlayışından, insanın feryadını duymayan bir yönetim anlayışına düşmemek gerekir. Bakalım, Siyasetnâme'nin asırlar öncesinden verdiği bu dersten bugünün yöneticileri ne anlayacak?