İçeriğe geç

Ahmet Ünlü

Gazeteci & Köşe Yazarı

← Tüm yazılar

Kamu yönetimindeki nüfuz ticaretine dikkat edilmesi gerekiyor!

Kamuda bazı insanların servetinin nasıl büyüdüğünü anlamak için maaş bordrolarına değil, bulundukları makamlara ve kurdukları ilişkilere bakmak gerekebilir.

İbni Haldun'un asırlar önce gördüğü tehlikeyi bugün hâlâ neden önleyemiyoruz?

Kamuda bazı insanların servetinin nasıl büyüdüğünü anlamak için maaş bordrolarına değil, bulundukları makamlara ve kurdukları ilişkilere bakmak gerekebilir. Çünkü bazı makamların görünmeyen bir geliri vardır: Nüfuz!

Makam sayesinde açılan kapılar, kurulan ilişkiler, bedelsiz sunulan hizmetler ve sağlanan ayrıcalıklar zaman içerisinde ciddi ekonomik avantajlara dönüşebilir.

Üstelik bu tehlike yeni de değildir.

Rahmetli Adnan Menderes'e atfedilen, oğluna yönelik şu uyarıyı daha önce de hatırlatmıştım: "Oğlum, ticaret yapmanda mahzur yok ama ticaretinde beni alır, beni satarsınız."

Bu sözün üzerinde dikkatle durmak gerekiyor. Çünkü burada asıl mesele ticaret yapılması değil, makamın ve siyasi nüfuzun ticaretin görünmeyen sermayesine dönüştürülmesidir.

İşin ilginç tarafı, bu tehlikeyi yaklaşık altı buçuk asır önce İbn Haldun da fark etmişti.

İbn Haldun'un asırlar öncesinden yaptığı servet uyarısı

İbn Haldun, ünlü eseri Mukaddime'de makam ve nüfuz sahiplerinin neden diğer insanlardan daha kolay servet biriktirebildiklerini oldukça çarpıcı biçimde açıklıyor.

Ona göre makam sahibi kişilere, yetkilerinden ve nüfuzlarından yararlanmak isteyen insanlar yaklaşır. Bu kişiler, normal şartlarda ücret karşılığında yapılacak birçok işi karşılıksız yerine getirir.

Böylece makam sahibi, başkalarının para ödeyerek yaptırdığı işleri bedelsiz yaptırır. Harcamadığı para da zamanla servetine eklenir.

İbn Haldun'un bu tespiti günümüz için de son derece önemlidir.

Düşünün!

Sıradan bir vatandaş evini yaptırmak, işini takip ettirmek veya herhangi bir hizmet almak için bedel öderken, makam sahibi aynı hizmetleri kendisine yakın olmak isteyen kişilerden ücretsiz veya ayrıcalıklı şartlarla temin edebiliyorsa burada ciddi bir etik sorun vardır.

Mesele yalnızca makam sahibinin kazandığı para değildir. Makamı sayesinde harcamaktan kurtulduğu para da ekonomik bir menfaattir.

Üstelik nüfuzun ekonomik değeri bazen makam sahibinden çok onun çevresinde ortaya çıkar.

Bir yöneticinin yakınıyla iş yapmak isteyenlerin, onunla ticari ilişki kurarak dolaylı biçimde yöneticiye ulaşmaya çalışmaları da mümkündür.

İşte kamu yönetiminin en tehlikeli alanlarından biri burasıdır. Çünkü bir noktadan sonra kimin ticari kabiliyetiyle, kimin emeğiyle, kimin sermayesiyle ve kimin nüfuzuyla kazanç elde ettiği birbirine karışabilir. Elbette her servet artışı şaibeli değildir. Miras, yatırım, ticaret ve diğer meşru gelirler servet artışını açıklayabilir. Ancak meşru servet edinme hakkıyla kamu nüfuzunu özel kazanca dönüştürme imkânı birbirinden kesin biçimde ayrılmalıdır.

Mal bildirimi veriyoruz ama servet artışını gerçekten denetliyor muyuz?

İbni Haldun'un asırlar önce dikkat çektiği bu tehlikeye karşı modern kamu yönetiminde çeşitli denetim mekanizmaları oluşturulmuştur.

Bunlardan biri de mal bildirimi sistemidir.

3628 sayılı Kanun gereğince kapsamındaki kamu görevlileri, sonu sıfır ve beşle biten yılların şubat ayı sonuna kadar mal bildirimlerini yenilemek zorundadır. Ayrıca mal varlığında önemli değişiklik olduğunda bir ay içerisinde ek bildirim verilmesi gerekir.

Peki, bildirimler verildikten sonra ne oluyor?

Asıl sorulması gereken soru budur. Mal bildirimleri yalnızca kapalı zarflara konulup özlük dosyalarında saklanacaksa bu sistemin yolsuzlukla mücadeleye katkısı ne olacaktır?

Mal Bildiriminde Bulunulması Hakkında Yönetmelik'in 15'inci maddesi bildirimlerin gizliliğini düzenliyor. Ancak 18'inci maddesi de yeni ve ek bildirimlerin önceki bildirimlerle karşılaştırılmasını öngörüyor.

Yani mevzuat yalnızca mal bildirimlerinin alınmasını ve saklanmasını değil, bunların karşılaştırılmasını da istiyor.

Burada çok önemli bir ayrım var: Gizlilik, mal bildirimini yetkisiz kişilerden korumak içindir; yetkili makamların denetim yapmasını engellemek için değildir.

Oysa mal bildirimi uygulamalarında asıl üzerinde durulması gereken husus, bildirimin zamanında verilip verilmediğinden ziyade beyan edilen servet değişiminin gerektiği gibi incelenip incelenmediğidir.

Bir kamu görevlisinin beyan ettiği mal varlığı yıllar içerisinde belirgin biçimde artmışsa, bu artışın meşru kaynaklarla açıklanıp açıklanamadığı gerektiğinde araştırılabilmelidir. Aksi hâlde mal bildirimi, yolsuzlukla mücadele aracı olmaktan çıkarak tamamlanması gereken sıradan bir bürokratik işleme dönüşür.

Kapalı zarfın içindeki serveti kim karşılaştıracak?

Sorunun düğümlendiği yer tam da burasıdır.

Kamu görevlilerinden belirli aralıklarla mal bildirimi alınması tek başına yeterli değildir. Önemli olan, yeni bildirimin önceki bildirimle karşılaştırılması ve açıklama gerektiren değişikliklerin tespit edilmesidir.

Örneğin bir kamu görevlisinin önceki bildiriminde sınırlı mal varlığı bulunurken sonraki bildirimlerinde çok sayıda taşınmaz veya önemli miktarda finansal varlık yer alabilir.

Bu durum tek başına hukuka aykırılık anlamına gelmez. Ancak edinimlerin kaynağının mevzuata uygun biçimde incelenmesini gerektiren bir durum oluşturabilir.

Mal varlığındaki artış mirastan mı, ticari kazançtan mı, borçlanmadan mı, yoksa başka bir meşru kaynaktan mı doğmuştur?

Bu sorunun cevabı aranmalıdır.

Denetimin amacı zenginleşeni suçlamak değil, açıklanamayan zenginleşmeyi ortaya çıkarmaktır. Bu ayrım son derece önemlidir. Çünkü etkili denetim, yalnızca kamu kaynaklarını korumaz; dürüst kamu görevlilerini de haksız şüphe ve ithamlardan korur.

SGK'nın 2010 yılında yaptığı uygulama yaygınlaştırılmalıdır

Bu noktada geçmişte Sosyal Güvenlik Kurumunda hayata geçirilen önemli bir uygulamayı hatırlatmak istiyorum.

SGK İnsan Kaynakları Daire Başkanlığı, 2010 yılında personelin mal bildirimlerinin bilgisayar ortamında alınmasına yönelik bir sistem uygulamıştı.

Personel, kendisine verilen şifreyle kurumun intranet sistemi üzerinden mal bildirimini hazırlıyor, elektronik olarak kaydediyor ve çıktısını kapalı zarf içerisinde ilgili birime teslim ediyordu.

Sistem sayesinde bilgiler elektronik ortamda tutulabiliyor, önceki bildirimlerle karşılaştırma işlemleri kolaylaştırılıyor ve gizliliğin korunması amaçlanıyordu.

Üstelik bu işlemler için ilave personel istihdamına da ihtiyaç duyulmuyordu.

O dönemde bu uygulamanın Emniyet Genel Müdürlüğünde de örnek alınmasına yönelik çalışmalar yapılmıştı.

Burada üzerinde düşünülmesi gereken soru şudur: Bir kamu kurumunun 2010 yılında uygulayabildiği yöntemin, aradan geçen bunca yıla rağmen bütün kamu yönetiminde standart bir uygulamaya dönüştürülmesinin önündeki engel nedir?

Bugün teknolojik imkânlar çok daha ileridedir.

Mal bildirimlerinin güvenli elektronik sistemler üzerinden alınması, önceki bildirimlerle karşılaştırılması, açıklama gerektiren değişikliklerin yetkili birimlere iletilmesi ve denetim süreçlerinin kayıt altına alınması teknik olarak mümkündür.

Elbette bütün bunların kişisel verilerin korunması, bilgi güvenliği ve kanuni yetki sınırları gözetilerek gerçekleştirilmesi gerekir.

Dolayısıyla mesele yalnızca teknoloji değil, aynı zamanda kurumsal irade ve etkili denetim anlayışıdır.

Asıl mesele servetin büyümesi değil, denetimin küçülmesidir

Kamu yönetiminde yolsuzlukla mücadelenin başarısı, kaç kişiden mal bildirimi alındığıyla değil, bildirimlerin ne kadar etkili denetlendiğiyle ölçülmelidir.

Bu nedenle Cumhurbaşkanlığı koordinasyonunda, ilgili kurumların iş birliğiyle, bütün kamu yönetimini kapsayacak güvenli ve denetlenebilir bir elektronik mal bildirimi altyapısının geliştirilmesi artık ciddi biçimde ele alınmalıdır.

Yetkili mercilerin karşılaştırma görevini yerine getirebildiği, olağan dışı değişikliklerin mevzuata uygun biçimde incelendiği ve bütün işlemlerin güvenli şekilde kayıt altına alındığı bir sistem kurulmalıdır.

İbni Haldun'un yüzyıllar önce fark ettiği makam ve servet ilişkisini bugün görmezden gelmek mümkün değildir. Ancak bu ilişkinin kötüye kullanılmasını önlemenin yolu, herkesi potansiyel suçlu görmek değil, hiç kimseyi denetimin dışında bırakmamaktır. Çünkü kamu görevi, kişisel servet oluşturmanın aracı değil, millete hizmet etmenin sorumluluğudur.

Makamın sağladığı nüfuz kişisel kazanca dönüşüyorsa orada yalnızca ahlaki bir sorun değil, kamu yönetiminin güvenilirliğini tehdit eden bir sorun vardır.

Son olarak şu soruyu sormak gerekiyor: Kamu görevlilerinin mal bildirimlerini kapalı zarflar içerisinde titizlikle saklıyoruz. Peki, o zarflardaki servet değişimlerini aynı titizlikle karşılaştırıyor muyuz?

Unutmayalım: Mal bildirimini almak bürokratik bir işlemdir. Mal varlığındaki değişimi denetlemek ise hukuk devletinin gereğidir.

Belki de asıl sorumuz şu olmalıdır: Devlet, kamu görevlisinin ne kadar maaş aldığını biliyor. Peki, bu maaşla açıklanamayan servet artışlarını tespit edebilecek bir denetim düzenini neden yeterince etkili işletemiyor?