Geçmiş zamanlarda, aynı şehrin iki ayrı ucunda karşılıklı iki dergâh varmış.
Dergâhlardan biri her daim kalabalıkmış. Sabahından akşamına kadar gireni çıkanı eksik olmaz; avlusu dolup taşar, sohbetlerinde oturacak yer bulunmazmış.
Diğer dergâh ise oldukça sakinmiş.
Şeyhin etrafında az sayıda derviş bulunurmuş. Onlar da yıllardır aynı kapıda hizmet eder, şeyhlerinin sohbetini dinler, dergâhın işlerini görürmüş.
Bu küçük dergâhta yaşayan dervişlerden birinin adı Mehmed’miş.
Mehmed’in gönlünde zamanla bir sıkıntı oluşmuş.
Karşı dergâha baktıkça içinden: “Onların dergâhı neden bu kadar kalabalık da bizimki bu kadar tenha?” diye geçirirmiş.
Bir gün dayanamamış, mürşidine sormuş: “Efendim, karşıdaki dergâha bakıyorum; yüzlerce insan geliyor. Biz ise bir avuç kişiyiz. Neden onların dervişi çok da bizimki az?” Mürşidi tebessüm etmiş:
“Mehmed’im, sen sayıya bakma. Az olsun, sağlam olsun. İnsan kalabalığı her zaman gönül kalabalığı değildir. Biz bize yeteriz.”
Mehmed başını sallamış ama gönlü tam olarak ikna olmamış.
Ertesi gün yine karşı dergâha bakmış.
Sonraki gün yine.
Haftalar geçmiş, aylar geçmiş.
Mehmed’in içindeki soru büyümüş:
“Demek ki bizde bir eksiklik var. Yoksa insanlar neden oraya gidiyor da buraya gelmiyor?”
Mürşidi onun içindeki bu sıkıntıyı fark etmiş ama bir müddet ses çıkarmamış.
Çünkü bazı şeyler sözle değil, yaşayarak öğrenilirmiş.
Bir gün çarşıda…
Bir gün mürşidi Mehmed’i yanına almış, birlikte çarşıya çıkmışlar.
Kalabalığın arasında yürürlerken önlerine küçük bir kuş çıkmış.
Mürşid bir anda kuşu yakalamış ve halkın gözü önünde kuşun başını gövdesinden ayırmış.
Bunu görenler öfkelenmiş.
“Sen nasıl Allah dostusun?”
“Bir Allah dostu canlıya böyle eziyet eder mi?”
“Bu nasıl şeyhlik?” diye bağırmaya başlamışlar.
Kalabalık giderek büyümüş.
Mürşid ise hiç telaşlanmamış.
Yerde duran kuşun başını eline almış.
Sonra; “Bunda bu kadar büyütülecek ne var?” demiş.
Kuşun başını tükürüğüyle ıslatmış, gövdesine koymuş.
Bir anda kuş canlanmış.
Kanatlarını çırpmış.
Bir iki kez havada dönmüş ve uçup gitmiş.
Az önce kendisini suçlayan kalabalık bu kez hayretler içinde kalmış.
Birisi bağırmış: “Bu zat büyük veli!”
Diğeri: “Aradığımız mürşid-i kâmil buymuş!”
demiş.
Haber birkaç saat içinde bütün şehre yayılmış.
“Falanca dergâhın şeyhi ölüyü diriltiyor.”
“Bir kuşun kopan başını yerine takmış.”
“Büyük keramet sahibiymiş.”
Ertesi sabah dergâhın kapısında onlarca insan varmış.
Bir hafta sonra yüzlerce…
Bir ay sonra dergâhın avlusuna sığmaz olmuşlar.
Mehmed’in duası kabul olmuştu
Mehmed başlangıçta çok mutluymuş.
İçinden: “İşte sonunda bizim dergâhımız da büyüdü.” diyormuş.
Daha önce karşı dergâha bakıp imrendiği kalabalığın çok daha fazlası artık kendi dergâhlarına geliyormuş.
Fakat zaman geçtikçe işler değişmeye başlamış.
Dergâhta yemek yetişmiyormuş.
Misafirler için yatak hazırlamak gerekiyormuş.
Çay taşı, yemek hazırla, avluyu temizle, geleni karşıla, gideni uğurla…
Mehmed bütün gün hizmet etmekten yoruluyormuş.
Eskiden mürşidinin yanında saatlerce oturup sohbetini dinlerken artık uzaktan yüzünü bile göremez hâle gelmiş.
Bir gün kalabalık arasında koştururken durmuş.
İçinden: “Ben ne yaptım?” diye geçirmiş.
Akşam güç bela mürşidinin yanına girebilmiş.
“Efendim…” demiş.
“Bu nasıl iş? Dergâhın gireni çıkanı belli değil. Eskiden yanınızda oturur, sohbetinizi dinlerdim. Şimdi yüzünüzü göremiyor, sesinizi duyamıyorum. Bu kadar kalabalık beni bunalttı.”
Mürşidi gülümsemiş.
“Mehmed’im, yıllar önce bana ne diyordun?”
Mehmed susmuş.
Mürşidi devam etmiş: “‘Efendim, neden bizim dervişimiz az? Karşı dergâh neden kalabalık?’ diye her gün sormuyor muydun?”
Mehmed mahcup olmuş.
“Doğrudur efendim.”
“Peki şimdi?”
Mehmed başını önüne eğmiş:
“Şimdi de bu kadar kalabalığı istemiyorum.”
Mürşid: “Öyleyse bunun da bir çaresi vardır.” demiş.
Garip bir istek
Ertesi gün mürşidi Mehmed’i yanına çağırmış.
“Bana bir hayvan bağırsağı bul.” demiş.
Mehmed şaşırmış.
Ama sormamış.
Kasaba gitmiş, temizlenmemiş bir hayvan bağırsağı alıp getirmiş.
Mürşid bağırsağı bir kenara koymuş.
Sabah namazından önce onu elbiselerinin altından beline dolamış.
Dergâh yine tıklım tıklımmış.
Namaz başlamış.
Bir müddet sonra sıcaklığın etkisiyle bağırsaktan ağır bir koku yayılmaya başlamış.
Ön saflardakiler burunlarını tutmuş.
Birisi fısıldamış: “Bu koku nereden geliyor?” diye sormuş.
Bir başkası: “Şeyhten geliyor.” demiş.
Az sonra homurdanmalar başlamış.
“Bu nasıl şeyh?”
“Abdestsiz mi namaz kıldırıyor?”
“Biz böyle adama mı bağlandık?”
Namaz biter bitmez kalabalık öfkeyle dışarı çıkmaya başlamış.
Bir kısmı: “Demek bize anlatılanlar yalanmış.” demiş.
Bir kısmı: “Ben zaten başından beri şüpheleniyordum.” diye söylenmiş.
Daha dün: “Büyük veli!” diye bağıranların çoğu, o sabah dergâhı terk etmiş.
Öğle olduğunda koskoca avluda yalnızca eski dervişler kalmış.
Mehmed etrafına bakmış.
Aylar önceki sessizlik geri gelmiş.
Mürşid yine eski yerinde oturuyormuş.
Mehmed yanına yaklaşmış:
“Efendim, bunun hikmeti nedir?”
Mürşidi karşısında oturan birkaç eski dervişi göstermiş:
“Mehmed’im, şu kalanlara iyi bak.”
“Bunlar keramet görmek için gelmedi.”
“Bunlar bir gösteriye kapılıp da kapımıza dayanmadı.”
“Bunlar bir kötü koku duyunca da bizden vazgeçmedi.”
Sonra kapıya doğru bakmış:
“Gidenler ise bizi bir tükürükle tanımıştı.”
Bir an durmuş.
Ve şöyle demiş:
“Tükürükle gelen, üfürükle gider.”
Mehmed o gün mürşidinin yıllar önce söylediği: “Az olsun ama sağlam olsun.” sözünün ne anlama geldiğini nihayet anlamış.
Çünkü insanın etrafındaki kalabalık her zaman güç değildir.
Bazı insanlar hakikate gelir.
Bazıları menfaate gelir.
Bazıları meraka gelir.
Bazıları da sadece olağanüstü bir şey gördüğü için gelir.
Fakat işlerin rengi değiştiğinde herkes geldiği sebebe göre gider.
Kerametle gelen, keramet görmeyince gider.
Menfaatle gelen, menfaat bitince gider.
Makam için gelen, makam gidince gider.
Şöhret için gelen, şöhret sönünce gider.
Ama gönülden gelen; Kalır.
Bu yüzden bazen etrafındaki insanların çokluğu değil, hangi sebeple yanında bulundukları önemlidir.
Çünkü her kalabalık kuvvet değildir.
Ve her yalnızlık da zayıflık değildir.
Tükürükle gelen üfürükle gider; gönülle gelen ise kolay kolay gitmez.
Ben az anlattım siz çok anlayın ve hikayeyi geliştirerek olaylara uyarlayın.