Ahmet Ünlü

Gazeteci & Köşe Yazarı

← Tüm yazılar

Hâkimlik teminatı ile kamu vicdanı arasındaki ince çizgi yeniden düşünülmeli

Hâkimlik ve savcılık, sıradan bir kamu görevi değildir. Bu makamları diğer kamu görevlerinden ayıran en önemli özelliklerden biri, yargı bağımsızlığı ve hâkimlik teminatıdır.

Hâkimlik ve savcılık, sıradan bir kamu görevi değildir. Bu makamları diğer kamu görevlerinden ayıran en önemli özelliklerden biri, yargı bağımsızlığı ve hâkimlik teminatıdır. Hâkimlerin görevlerini herhangi bir makamın emir ve talimatı altında yapmaması, hukuk devletinin vazgeçilmez şartlarından biridir. Ancak hâkimlik teminatı, hesap vermeme imtiyazı da değildir. Tam tersine, yargı yetkisini kullanan kişilerin sahip olduğu olağanüstü yetkinin karşılığında çok daha yüksek bir mesleki ve etik sorumluluk taşıması gerekir.

İşte tam bu noktada, Hâkimler ve Savcılar Kurulu İkinci Dairesinin bir hâkim hakkında verdiği meslekten çıkarma kararı üzerinden önemli bir soruyu tartışmak gerekiyor: Bir hâkim hakkında ağır bir suçtan kesinleşmiş mahkûmiyet kararı bulunuyor ve HSK da bu nedenle meslekten çıkarma cezası veriyorsa, bu kişinin HSK kararı kesinleşinceye kadar hâkimlik statüsünün devam etmesi ve maaşının yarısının ödenmesi ne ölçüde makuldür?

Bu soru, kişiden bağımsız olarak sistemin kendisine sorulmalıdır. Çünkü mesele bir hâkim değildir. Mesele, yargıya duyulan güvenin nasıl korunacağıdır.

Önce sistemin nasıl çalıştığına bakalım

Hâkim ve savcılarla memurların disiplin süreçleri aynı değildir. Fakat burada önemli bir noktayı baştan düzeltmek gerekir.

Hem memurlar hem de hâkim ve savcılar açısından ceza soruşturması veya kovuşturması ile disiplin sürecinin birbirinden bağımsız yürütülebilmesi mümkündür.

2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu'nun 72. maddesi, hâkim ve savcılar hakkında ceza soruşturması veya kovuşturmasına başlanmasının aynı olay nedeniyle disiplin sürecinin yürütülmesine engel olmadığını açıkça düzenlemektedir. Hatta mahkûmiyet veya beraat de tek başına disiplin cezası verilmesine engel değildir.

657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 131. maddesinde de benzer şekilde, ceza mahkemesinde kovuşturmaya başlanmış olmasının disiplin kovuşturmasını geciktiremeyeceği ve ceza mahkûmiyetinin veya mahkûm olmamanın ayrıca disiplin cezası uygulanmasına engel olmayacağı belirtilmektedir. Dolayısıyla asıl farklılık soruşturmanın yürütülmesinde değil, verilen disiplin cezasının ne zaman hüküm ve sonuç doğurduğunda ortaya çıkmaktadır.

İşte meselenin düğüm noktası burasıdır.

Memurda karar uygulanıyor, hâkimde kararın kesinleşmesi bekleniyor

657 sayılı Kanun'un 132. maddesine göre disiplin cezaları verildiği tarihten itibaren hüküm ifade eder ve derhal uygulanır.  Hâkim ve savcılar bakımından ise 2802 sayılı Kanun'un 74. maddesi farklı bir sistem öngörmektedir. Disiplin cezaları kesinleştiği tarihte hüküm ifade eder.

Daha da önemlisi, meslekten çıkarma cezası verilen hâkim ve savcılar hakkında ceza kesinleşinceye kadar görevden uzaklaştırma tedbiri uygulanır. Bu dönemde aylık ve ödeneklerinin yarısı ödenir.

Yani ortaya oldukça ilginç bir hukuki tablo çıkmaktadır: HSK “Bu kişi bir daha hâkimlik mesleğine alınmamak üzere meslekten çıkarılsın” diyor.

Fakat aynı hukuk düzeni: “Bu karar kesinleşinceye kadar hâkimlik statüsü tamamen sona ermesin; kişi görevden uzaklaştırılsın ve gelirinin yarısını almaya devam etsin” diyor.

Burada bir çelişki olduğunu söylemekten ziyade, kanunun tercih ettiği bir denge modelinin bulunduğunu söylemek daha doğru olur. Bu modelin arkasında ise hâkimlik teminatı vardır. Fakat artık şu soruyu sormamız gerekiyor: Bu denge bugün hâlâ doğru kurulmuş mudur?

Somut olay bu soruyu daha da önemli hâle getiriyor

İncelediğimiz HSK İkinci Daire kararına göre hâkim hakkında son derece ağır eylemler isnat edilmiştir.

Dosyada yer alan bilgilere göre;

  • Dava harcı ve masrafı adı altında vatandaşlardan fazla para alınması,

  • Bu paranın bir bölümünün hâkime verilmesi,

  • Bir bölümünün kişisel menfaat sağlamak amacıyla kullanılması,

  • Bir avukattan para talep edilmesi,

  • Süresi geçtikten sonra açılan bir davanın süresinde açılmış gibi işlem görmesinin sağlanması,

  • Esas defterindeki kayıtların değiştirilmesine yönelik işlemler yapılması

gibi çok ağır iddialar ve eylemler söz konusudur.

Daha da önemlisi, somut olayda ilgili hâkim hakkında ceza yargılaması sonucunda 4 yıl 2 ay hapis cezasına hükmedildiği ve mahkûmiyetin Yargıtay incelemesinden geçerek kesinleştiği belirtilmektedir.

HSK da bu tabloyu değerlendirerek 2802 sayılı Kanun'un 69. maddesi kapsamında meslekten çıkarma cezası vermiştir.

2802 sayılı Kanun'un 69. maddesine göre, taksirli suçlar dışında altı aydan fazla hapis cezası gerektiren bir suçtan kesin hüküm giymek meslekten çıkarılmayı gerektiren hâller arasındadır. Ayrıca kanun, mesleğin şeref ve onurunu veya mesleğe duyulan genel saygı ve güveni ortadan kaldıran nitelikteki mahkûmiyetlerde de meslekten çıkarma yaptırımına imkân vermektedir.

Burada artık sıradan bir disiplin ihlalinden söz etmiyoruz.

Yargı görevinin sağladığı yetkinin kötüye kullanılması iddiasından ve kesinleşmiş ağır bir mahkûmiyetten söz ediyoruz.

İşte bu nedenle sistemin kendisi yeniden tartışılmalıdır.

Hâkimlik teminatı, kamu güveninin önüne geçmemelidir

Burada çok dikkatli olmak gerekiyor.

“Hâkim hakkında HSK meslekten çıkarma kararı verdi, hemen meslekten çıkarılsın” demek tek başına yeterli değildir. Çünkü Anayasa'nın 139. maddesi hâkimlik ve savcılık teminatını güvence altına almaktadır. 140. madde de hâkim ve savcıların özlük ve disiplin rejiminin mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre düzenlenmesini öngörmektedir. HSK da Anayasa'nın 159. maddesi uyarınca bu teminat esaslarına göre görev yapmak zorundadır.

Dolayısıyla HSK'nın meslekten çıkarma kararının yargısal denetime tabi olması bir sorun değil, hukuk devletinin gereğidir. Nitekim 6087 sayılı Kanun'un 33. maddesi uyarınca HSK'nın meslekten çıkarma kararlarına karşı yargı yolu açıktır ve bu davalar ilk derece mahkemesi olarak Danıştayda görülür.

Sorun başka yerde. Sorun, bu denetimin yapılması değil; denetim sürecinin uzun sürmesi ihtimalidir. Çünkü yargı bağımsızlığını korumak için getirilen bir güvence, eğer yıllarca süren bir bekleme dönemine dönüşürse bu kez başka bir değer zarar görebilir: Yargıya duyulan kamu güveni.

Bir hâkim için en ağır yaptırım neden en uzun beklemeyi gerektiriyor?

Burada sistemin üzerinde düşünülmesi gereken en önemli paradoks ortaya çıkıyor. Bir kamu görevlisi hakkında disiplin soruşturması yürütülebilir. Karar verilebilir ve karar uygulanabilir. Ancak hâkim ve savcılar bakımından meslekten çıkarma gibi en ağır yaptırımda kararın kesinleşmesi beklenmektedir.

Bu tercih, hâkimlik teminatını korumak amacıyla yapılmıştır.

Fakat somut olay gibi ceza mahkûmiyetinin de kesinleştiği durumlarda farklı bir sistem düşünülebilir. Çünkü artık iki ayrı kesinleşme süreci söz konusudur: Bir tarafta ceza mahkemesinin kesinleşmiş mahkûmiyeti, diğer tarafta bu mahkûmiyete dayanan HSK meslekten çıkarma kararının kesinleşmesi.

İşte burada hukuk politikası açısından şu soru ortaya çıkıyor: Ceza mahkûmiyeti kesinleşmiş, ayrıca HSK tarafından meslekten çıkarma kararı verilmiş bir hâkimin statüsünün yıllarca askıda tutulması gerçekten hâkimlik teminatını mı koruyor, yoksa sistemin güvenilirliğini mi zedeliyor?

Maaş meselesi aslında meselenin sadece görünen yüzü

Kamuoyunda doğal olarak en çok dikkat çeken konu, görevden uzaklaştırılan hâkime maaşının yarısının ödenmeye devam edilmesidir. Ancak bence asıl mesele maaş değildir.

Asıl mesele statüdür. Çünkü para meselenin yalnızca mali boyutudur. Daha önemli soru şudur: Meslekten çıkarma cezası verilmiş bir kişinin, karar kesinleşinceye kadar hâkimlik statüsünün devam etmesi toplumdaki yargı algısını nasıl etkiler?

Bir vatandaş açısından bakıldığında tablo çok basit görünebilir:

“Bu kişi ağır bir suçtan mahkûm olmuş.”

“HSK meslekten çıkarma kararı vermiş.”

“Peki hâlâ neden hâkim?”

Hukukçu ise bunun arkasındaki usul güvencelerini bilir.

Ama hukuk sistemi yalnızca hukukçular için çalışmaz. Hukuk sistemi aynı zamanda vatandaşın güven duyacağı şekilde çalışmalıdır.

Asıl tehlike: Yargıya olan güvenin aşınması

Yargının gücü yalnızca kanundan gelmez. Yargının gücü aynı zamanda güvenden gelir. Vatandaş hâkimin tarafsız olduğuna inanmalıdır.

Hâkimin adil olduğuna inanmalıdır. Hâkimin makamını kişisel menfaat için kullanmayacağına inanmalıdır. Hâkimin hukuk dışı bir işlem yapması hâlinde sistemin buna izin vermeyeceğine inanmalıdır. Bu güven zedelendiğinde yalnızca bir hâkim zarar görmez. Bütün yargı sistemi zarar görür.

Bir hâkimin yaptığı ağır bir yanlışın faturası bazen yalnızca kendisine kesilmez. O hâkimin verdiği kararların tamamına gölge düşebilir. Meslektaşlarına duyulan güven azalabilir.

Adliyedeki diğer çalışanların motivasyonu bozulabilir.

Vatandaşın adalet duygusu yara alabilir.

Ve en önemlisi, “Nasıl olsa sistem bunları koruyor” şeklinde tehlikeli bir algı oluşabilir.

Bu nedenle disiplin sistemi yalnızca hâkimi değil, yargının itibarını da korumalıdır.

Çözüm meslekten çıkarma kararını denetimsiz hâle getirmek değil

Bence burada yapılması gereken, hâkimlik teminatını ortadan kaldırmak değildir. Tam tersine, teminat ile hesap verebilirlik arasındaki dengeyi yeniden kurmaktır. Bunun için birkaç seçenek tartışılabilir.

1. Meslekten çıkarma dosyalarında hızlandırılmış inceleme

HSK'nın meslekten çıkarma kararlarına karşı yargı yolu zaten açıktır ve bu davalar kanunen acele işlerden sayılmaktadır.  Ancak özellikle kesinleşmiş ağır ceza mahkûmiyetine dayanan dosyalarda daha sıkı süreler ve öncelikli inceleme mekanizmaları düşünülebilir.

2. Kesinleşmiş ceza mahkûmiyeti ile disiplin süreci arasındaki bağlantı yeniden düzenlenebilir

Özellikle yargı göreviyle doğrudan bağlantılı ve kesinleşmiş ağır suçlarda, disiplin sürecinin yıllarca sürüncemede kalmasını önleyecek özel bir mekanizma oluşturulabilir.

3. Görevden uzaklaştırma süresi bakımından periyodik denetim getirilebilir

Karar kesinleşinceye kadar otomatik biçimde devam eden bir statü yerine, belirli aralıklarla HSK tarafından dosyanın ve sürecin yeniden değerlendirilmesi düşünülebilir.

4. Kanun koyucu “kesinleşme” sürecini yeniden ele almalıdır

Burada amaç, kişiye verilen hukuki güvenceleri ortadan kaldırmak değil; güvenceyi korurken sürecin sonsuza kadar uzamasını engellemektir. Çünkü hukukta gecikme bazen yalnızca gecikme değildir.

Bazen adalet duygusunun kendisini aşındırır.

Hâkimlik teminatı hesap vermeme teminatı değildir

Hâkimlik teminatı, hâkimi iktidardan, siyasal baskıdan ve dış etkilerden korumak için vardır. Hâkimi hukuktan korumak için değil. Hâkimlik bağımsızlığı, hâkimin istediğini yapabilmesi anlamına gelmez. Tam tersine, hâkimin yalnızca hukuka bağlı olabilmesini sağlamak anlamına gelir. Dolayısıyla hâkimlik teminatı ne kadar güçlüyse, hesap verebilirlik mekanizması da o kadar güçlü olmalıdır. Çünkü yargı erki diğer kamu hizmetlerinden daha fazla güven gerektirir.

Bir memurun yaptığı yanlış devlet kurumuna zarar verebilir. Ama bir hâkimin görevi kötüye kullanması, vatandaşın adalet duygusuna zarar verebilir.

Bu ikisi aynı şey değildir.

Sistem kişiyi değil, adaleti korumalı

Üzerinde düşünülmesi gereken temel mesele aslında çok basit: Hukuk, yanlış yapan hâkimi mi korumalı; yoksa yanlış yapılması ihtimaline karşı hâkimlik teminatını mı korumalı?

Cevap açıktır: Teminat korunmalıdır. Ama teminatın amacı, hakkında kesinleşmiş ağır mahkûmiyet bulunan bir kişinin belirsiz süreyle sistem içerisinde kalmasını sağlamak olmamalıdır. Teminatın amacı, masum bir hâkimin siyasi veya idari bir kararla mesleğinden koparılmasını engellemektir.

Bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekir.

Bir tarafta hâkimlik teminatı vardır.

Diğer tarafta hesap verebilirlik.

Bir tarafta bağımsızlık vardır.

Diğer tarafta kamu güveni.

Bir tarafta bireyin hukuki güvenceleri vardır.

Diğer tarafta toplumun adalet beklentisi.

İyi hukuk sistemi, bunlardan birini diğerine feda eden değil, ikisini aynı anda koruyabilen sistemdir.

Bu nedenle artık “meslekten çıkarma kararı kesinleşinceye kadar görevden uzaklaştırma” sistemini yalnızca hâkimlik teminatı açısından değil, yargıya güven, hesap verebilirlik ve kamu vicdanı açısından da yeniden tartışmanın zamanı gelmiştir. Çünkü adaletin terazisi yalnızca hâkimi korumamalıdır.

O terazinin diğer kefesinde vatandaşın adalete olan güveni de vardır ve o güven bir kez kaybedildiğinde, yeniden tesis edilmesi bazen bir disiplin kararından çok daha uzun sürer.