İçeriğe geç

Ahmet Ünlü

Gazeteci & Köşe Yazarı

← Tüm yazılar

Kamudaki liyakatsiz atamalar ya da “İşportacı yöneticiler ” sorunu

Devletin en büyük sorunlarından biri, makamların ehil insanlara değil, makam sahibi olmak için her yolu deneyen insanlara teslim edilmesidir.

Devletin en büyük sorunlarından biri, makamların ehil insanlara değil, makam sahibi olmak için her yolu deneyen insanlara teslim edilmesidir. Çünkü liyakatsiz bir yönetici yalnızca işini kötü yapmaz; kurumsal hafızayı yok eder, nitelikli personeli küstürür, yanlışları sıradanlaştırır ve sonunda devlete olan güveni aşındırır.

Özel sektörde yanlış yönetici tercihinin bedelini çoğunlukla şirket sahipleri öder. Kamuda ise yanlış tercihin faturası milyonlarca vatandaşa kesilir. Özel sektörde zarar ettiren yöneticiyle yollar ayrılırken, kamuda başarısızlığına rağmen koltuğunu koruyan, hatta daha üst makamlara getirilen yöneticilerle karşılaşılabilmektedir.

İşte kamu yönetiminde giderek daha fazla tartışılması gereken temel mesele budur: Devletin makamları ehliyet ve liyakate göre mi, yoksa ilişkiler, sadakat ve karşılıklı beklentiler üzerinden mi dağıtılıyor?

Liyakatın Yerini “İşportacı Yöneticilik” mi Alıyor?

Devlet yönetiminde liyakat yeni keşfedilmiş bir kavram değildir. Koçi Bey, yüzyıllar önce devlet düzenindeki bozulmaların temel nedenleri arasında ehil olmayan kişilere görev verilmesini göstermiştir. Bugün de 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun üç temel ilkesinden biri liyakattir.

Ne var ki herkesin dilinden düşürmediği liyakatin uygulamada neden bu kadar kolay göz ardı edilebildiği üzerinde yeterince durulmuyor.

Özellikle bazı üst düzey atamalarda, mesleki birikim ve yöneticilik yeteneğinden çok kişisel bağlantıların belirleyici olduğu yönündeki eleştiriler ciddi biçimde değerlendirilmelidir.

Bu anlayışın yetiştirdiği yönetici tipini yıllardır “işportacı yönetici” olarak nitelendiriyorum.

Burada eleştirilen, alın teriyle geçimini sağlayan işportacılar değil; devlet makamlarını adeta bir pazarlık tezgâhına dönüştüren tiplerdir.

Bu yönetici tipinde esas olan kurumu tanımak, sorun çözmek, değer üretmek ve sorumluluk üstlenmek değil; her dönemin şartlarına uyum sağlayarak makam elde etmek ve makamı korumaktır.

Oysa iyi yönetici, kendisine verilen koltuktan güç alan değil, oturduğu koltuğa güç katandır.

Bu nedenle atama yetkisini kullanan herkesin kendisine şu soruyu sorması gerekir: “Bu kurum benim kendi şirketim olsaydı, bütün birikimimi ve geleceğimi bu kişiye teslim eder miydim?”

Cevap hayır ise aynı kişinin kamu kurumunun başına getirilmesinin makul bir açıklaması olmalıdır. Çünkü devletin kaynakları, kişisel ilişkilerin bedelini ödemek için kullanılabilecek sahipsiz bir servet değildir.

Doğruları Söyleyen Bürokratlar Neden Azalıyor?

Liyakatsiz atamaların en ağır sonuçlarından biri, kamu yönetiminde doğruları söyleme cesaretinin giderek zayıflamasıdır.

Nitelikli yönetici, kendisinden daha bilgili insanlarla çalışmaktan rahatsız olmaz. Aksine onların birikiminden yararlanır. Yetersiz yönetici ise çoğu zaman kendisine itiraz edebilecek, yanlışlarını gösterebilecek ve başarısını gölgede bırakabilecek kişilerden uzak durmayı tercih eder.

Böylece kurumlarda tehlikeli bir kadrolaşma biçimi ortaya çıkar.

Kuralları hatırlatanlar sorun çıkaran, hukuka aykırı talimatlara itiraz edenler uyumsuz, yanlış uygulamaları önlemeye çalışanlar ise işlerin önünü tıkayan kişiler olarak görülmeye başlanır.

Buna karşılık her talimata sorgusuz uyum sağlayanlar ve yöneticinin duymak istediklerini söyleyenler öne çıkar.

Bir kurumda doğruları söylemek cesaret, yanlışlara sessiz kalmak kariyer fırsatı haline gelmişse orada yönetim anlayışı ciddi biçimde bozulmuş demektir.

Daha da vahimi, görevden alınma endişesi yaşayan bürokratların zamanla susmayı bir korunma yöntemi olarak benimsemeleridir.

Sonuçta devlet, kendisine yanlışlarını söyleyebilecek tecrübeli yöneticilerden mahrum kalır. Üst yöneticinin etrafı liyakatli kişilerle değil, onu sürekli onaylayan insanlarla çevrilir.

Unutulmamalıdır ki devlete sadakat, yöneticinin her söylediğine evet demek değil; gerektiğinde yöneticinin yanlışına da karşı çıkabilmektir.

Makama Güç Katanlar mı, Makamın Sırtından Geçinenler mi?

Bir yönetici atamasının isabetli olup olmadığını anlamak bazen çok kolaydır.

Atama sonrasında kurum çalışanları, “Bu yöneticiyle hangi büyük işleri başarabiliriz?” sorusunu soruyorsa doğru bir tercih yapılmış olabilir. Ancak çalışanların aklına gelen ilk soru, “Biz bu kişiye kurumun işlerini nasıl öğreteceğiz?” oluyorsa ortada ciddi bir sorun vardır.

Elbette her yönetici göreve başladığında kurumunu tanımaya ihtiyaç duyar. Ancak kurumu tanımak başka, yöneticilik yapabilmek için gerekli temel bilgi ve yetkinlikten yoksun olmak başkadır.

Kamu yönetiminde bazı yöneticilerin koltuğa değer katmak yerine, koltuğun sağladığı unvan ve imkânlarla kendilerine değer kazandırmaya çalışmaları dikkat çekmektedir.

Bu anlayışta başarı, yapılan işlerle değil, bulunulan makamla ölçülür. Yönetici değişse de kurumdaki sorunlar değişmez.

Üstelik bir bakanın değişmesiyle kurumun bütün üst yönetiminin değiştirilmesi de ayrı bir sorundur.

Kamu yönetimi, her siyasi veya idari değişiklikte yeniden kurulacak geçici bir organizasyon değildir.

Elbette başarısız yöneticiler değiştirilmeli, hesap vermeleri sağlanmalıdır. Ancak başarılı, dürüst ve birikimli yöneticilerin yalnızca başka bir dönemde atanmış oldukları için tasfiye edilmeleri, devletin kurumsal hafızasına zarar verir.

Devlet yönetiminde esas olan bir kişinin hangi dönemde atandığı değil, görevini ne kadar başarılı ve hukuka uygun yaptığıdır.

Rüşvet, İrtikap ve Bağış Görünümündeki Baskılar

Liyakatsiz yönetim anlayışının en tehlikeli sonuçlarından biri, kamusal yetkilerin kişisel veya örgütsel menfaatler için kullanılmasına elverişli bir zemin oluşturmasıdır.

Rüşvet ve irtikap, devlet yönetiminin tarih boyunca mücadele ettiği ağır sorunlardandır. Ancak bu fiillerin yöntemleri zaman içinde değişebilmektedir.

Özellikle FETÖ'nün geçmişte “himmet” adı altında kullandığı finansman yöntemleri, kamu gücü ile örgütsel menfaat arasındaki ilişkinin ne kadar tehlikeli olabileceğini göstermiştir.

Bugün de kamu görevlilerinin yetkilerini kullanarak vatandaşları veya şirketleri belirli dernek, vakıf ve kuruluşlara bağış yapmaya yönlendirmesi ihtimali üzerinde titizlikle durulmalıdır.

Elbette her bağış hukuka aykırı değildir. Ancak bir kamu görevlisinin, yürüttüğü işlem veya denetimle bağlantılı olarak kişileri bağış yapmaya zorlaması ya da bağış karşılığında kolaylık sağlaması, somut olayın özelliklerine göre ağır hukuki ve cezai sorumluluk doğurabilir.

Benzer biçimde denetim elemanlarının görevleri sırasında öğrendikleri ticari sırları ve mahrem bilgileri kişisel yahut üçüncü kişilerin çıkarları doğrultusunda kullanmaları kabul edilemez.

Buradaki temel mesele şudur: Devletin denetim yetkisi, hiç kimsenin elinde şirketleri hizaya getirme, bağış toplama veya menfaat sağlama aracına dönüşmemelidir.

Bu tür iddialar ortaya çıktığında kamu otoritelerinin görevi, iddiaları görmezden gelmek veya peşinen doğru kabul etmek değil; somut deliller üzerinden tarafsız ve etkili biçimde araştırmaktır.

Başarılı Yöneticileri Tasfiye Etmenin Yeni Yolu: İtibar Suikastı

Kamu yönetimindeki bir başka tehlike, başarılı ve bağımsız hareket eden yöneticilerin çeşitli isnatlar, dedikodular veya algı operasyonlarıyla etkisiz hale getirilmeye çalışılmasıdır.

FETÖ'nün geçmişte başvurduğu yöntemler arasında, engel gördüğü kişileri itibarsızlaştırmaya dönük faaliyetler önemli yer tutmuştur.

Bu tecrübeden çıkarılması gereken ders açıktır: Devlet yönetiminde bir kişinin kaderi, doğruluğu araştırılmamış iddialarla belirlenmemelidir.

Bir yönetici hakkında hukuka aykırılık iddiası varsa elbette soruşturulmalıdır. Ancak gerçek bir usulsüzlüğü ortaya çıkaran meşru ihbar ile bir kişiyi tasfiye etmek amacıyla yapılan karalama birbirinden ayrılmalıdır.

Aksi halde dürüst yöneticiler kendilerini savunmakla zaman kaybederken, asıl sorunları çözmeye fırsat bulamazlar.

Dahası, nitelikli yöneticilere yönelen her haksız tasfiye, geride kalanlara da şu mesajı verir: Fazla öne çıkmayın, yanlışları görmezden gelin, risk almayın.

Böyle bir iklimde ise cesaret azalır, dalkavukluk artar.

Çözüm: Makama Adam Değil, Makama Uygun İnsan Bulmak

Kamu yönetiminde liyakat sorununun çözümü yalnızca doğru kişileri atamak değildir. Yanlış atamaları zorlaştıran, başarılı yöneticileri koruyan ve başarısız yöneticilerden hesap sorulmasını sağlayan bir sistem kurulmalıdır.

Bunun için üst düzey yönetici atamalarında nesnel yeterlilik ölçütleri belirlenmeli; mesleki tecrübe, yöneticilik yetkinliği, etik geçmiş ve somut başarılar esas alınmalıdır.

Yöneticilerin performansları yalnızca üstlerinin kanaatine göre değil, kurumun hedeflerine ulaşma derecesine, hizmet kalitesine, kaynak kullanımına ve hukuk kurallarına bağlılıklarına göre değerlendirilmelidir.

Hukuka aykırı talimatlara itiraz eden kamu görevlileri korunmalı, görevden almalar keyfî olmaktan çıkarılmalı ve denetim mekanizmalarının tarafsızlığı güçlendirilmelidir.

En önemlisi de atama makamlarında bulunanların, kendilerine yakın insanlarla değil, işi en iyi yapabilecek insanlarla çalışma anlayışını benimsemeleri gerekir. Çünkü liyakat yalnızca iyi bir yönetim tercihi değil, kamu kaynaklarının korunmasının, adaletin ve devletin kurumsal devamlılığının da teminatıdır.

Devlet, Yönetici Yetiştirme Kursu Değildir!

Küçücük bir sağlık sorunumuzda bile doktorun uzmanlığını, tecrübesini ve başarılarını araştırıyoruz. En değerli varlığımız olan sağlığımızı ehil ellere teslim etmek istiyoruz.

Peki milyonlarca insanı ilgilendiren kararları verecek, milyarlarca liralık kamu kaynağını yönetecek ve binlerce personelden sorumlu olacak kişilerin seçiminde neden aynı titizliği göstermeyelim?

Bir hastanın yanlış teşhis yüzünden sağlığını kaybetmesi ne kadar ağırsa, bir kurumun yanlış yönetici yüzünden yılların birikimini kaybetmesi de o kadar ağırdır.

Üstelik yanlış doktor tercihinin sonuçları çoğu zaman bireysel kalırken, yanlış yönetici tercihlerinin bedelini bütün toplum öder.

Devlet makamları, iş öğrenme yeri değil; bilgi, tecrübe, ehliyet ve sorumluluk gerektiren görevlerdir.

İlişkileri sayesinde makama gelen, ancak liyakatiyle o makamı dolduramayan kişilerin kamu yönetimine vereceği zararın telafisi bazen yıllar alır.

Unutulmamalıdır ki devletin gücü makamların ihtişamından değil, o makamları dolduran insanların niteliğinden gelir.

Makamlar insanlara itibar kazandırabilir. Ancak devleti güçlü kılan, makamdan itibar alanlar değil, makama itibar kazandıranlardır.

Artık şu gerçeği kabul etmenin zamanı gelmiştir: Liyakatsiz yönetici atamak yalnızca yanlış bir personel tercihi değildir; devletin geleceğinden harcamaktır.