Hürriyet yazarı Abdülkadir Selvi, Borsa İstanbul tarafından soruşturmayı yürüten birimlere gönderilen raporda, şüpheli fonlarla ilgili olarak 2025 yılından bu yana 130 kez uyarıda bulunulduğu, buna rağmen SPK'nın bu uyarıları dikkate almadığı ifade ediliyor diye yazmıştı.
Ardından çok basit üç soru sormuştu:
Borsa İstanbul gerçekten 130 kez uyardı mı?
SPK bu uyarılar karşısında ne yaptı?
Uyarıları dikkate almayan yöneticiler kimlerdi?
Bu sorulara cevap beklerken SPK bir açıklama yaptı.
Açıklamaya bakılırsa SPK her şeyi doğru yapmış.
Öyleyse ortada çok daha büyük bir soru var:
Madem her şey doğru yapıldı, bu fon rezaleti neden yaşandı?
Şerh yazan üyeler niçin görevde kalamadılar. Bunlardan birisi de Başbakanlık eski Teftiş Kurulu Başkanı olarak uzun yıllar görev yapmış tecrübeli biriydi.
Haklı olarak da Selvi, SPK’nın hesap sorma değil hesap verme makamında olduğunu belirtiyor.
HER ŞEY DOĞRUYSA, BU REZALET NASIL YAŞANDI?
Burası artık meselenin düğüm noktasıdır.
Eğer SPK görevini eksiksiz yaptıysa;
131 fon hakkında neden işlem başlatıldı?
Neden tedbirler getirildi?
Neden soruşturmalar yürütülüyor?
Neden milyarlarca liralık zarar iddiaları ortaya çıktı?
Neden dönemin SPK Başkanı hakkında savcılığın soruşturma izni talep ettiği bir süreç yaşandı? En önemlisi de; Eğer ortada ciddi bir sorun yoksa, devletin en üst makamından neden “Bunların hesabı sorulacak” açıklaması geldi?
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, olayın arkasında en üst düzeyde yaklaşık 50 kişinin bulunduğuna ilişkin açıklaması da ortadayken, bütün bu gelişmeleri yok sayıp yalnızca “SPK görevini doğru yaptı” demek kamuoyunun sorularını ortadan kaldırmıyor.
Tam tersine, soruları daha da büyütüyor. Çünkü vatandaşın sorduğu soru son derece basit: “Bu kadar büyük bir olay yaşandıysa, denetim mekanizması nerede ve nasıl çalıştı?”
HESAP SORMAK KOLAY, HESAP VERMEK ZOR
SPK'nın açıklamasındaki yaklaşımın en problemli tarafı da burada ortaya çıkıyor.
Ortada büyük bir soruşturma var.
Fonlara yönelik işlemler var.
Tedbirler var.
Soruşturmalar var.
Mağduriyet iddiaları var.
Kamuoyunda ciddi soru işaretleri var.
Böyle bir tabloda düzenleyici ve denetleyici kurumun öncelikli görevi, kamuoyuna hesap sormak değil, kendi görev ve sorumluluk alanı bakımından hesap vermektir. Çünkü SPK bir siyasi tartışmanın tarafı değildir.
SPK'nın görevi açıklama yapmakla sorumluluktan kurtulmak da değildir.
SPK'nın görevi, sermaye piyasalarının güvenli, şeffaf ve sağlıklı işlemesini sağlamaktır.
Eğer sistemde böylesine büyük bir sorun yaşanmışsa, kamuoyunun karşısına çıkıp: “Biz ne yaptık?” sorusunu önce kendisine sorması gerekir.
Dolayısıyla burada çok açık bir ayrım yapmak zorundayız: SPK hesap sorma makamında değil, öncelikle hesap verme makamındadır.
130 UYARININ HESABI VERİLMELİ
Üzerinde durulan konu hâlâ aynı: 130 uyarı iddiası.
Eğer gerçekten Borsa İstanbul tarafından şüpheli fonlarla ilgili olarak 130 ayrı uyarı yapılmışsa, bunun cevabı bir basın açıklamasıyla geçiştirilemez.
O 130 uyarının her birinin izinin sürülmesi gerekir.
Uyarı ne zaman yapıldı?
Kime yapıldı?
Hangi fonla ilgiliydi?
Hangi risk tespit edildi?
Uyarı kimin önüne geldi?
Kim inceledi?
Hangi karar alındı?
Alınan karar neydi?
Karar uygulanmışsa nasıl uygulandı?
Uygulanmamışsa neden uygulanmadı?
En önemlisi de: 130 uyarının sonunda neden bu noktaya gelindi?
Eğer 130 uyarı yapılmış ve gerekli tedbirler zamanında alınmışsa, bunu belgeleriyle birlikte kamuoyuna açıklamak SPK'nın görevidir ama 130 uyarı yapılmış ve gereği yerine getirilmemişse, o zaman bunun da sorumluları ortaya çıkarılmalıdır.
Mesele polemik değil, kayıt meselesidir.
Belgeler konuşsun.
Tarihler konuşsun.
Yazışmalar konuşsun.
Kurul kararları konuşsun.
Şerhler konuşsun.
İmzalar konuşsun.
Çünkü kamu yönetiminde sorumluluğun en sağlam delili çoğu zaman evraktır.
SORUMLULUK SADECE BİR KİŞİYE İNDİRİLEMEZ
Böylesine büyük bir olayın bütün sorumluluğunu tek bir kişiye veya tek bir kuruma yüklemek de doğru değildir.
Borsa İstanbul'dan SPK'ya, ilgili finans kuruluşlarından diğer denetim mekanizmalarına kadar silsile halinde bir sorumluluk zinciri olup olmadığı araştırılmalıdır.
Bir yerde alarm çaldıysa kim duydu?
Bir yerde uyarı yapıldıysa kim aldı?
Bir rapor hazırlandıysa kim okudu?
Bir risk tespit edildiyse kim müdahale etti?
Bir karar verilmesi gerekiyorsa kim verdi?
Bütün bunların sonunda zarar meydana geldiyse, hangi aşamada neyin yanlış gittiği ortaya konulmalıdır.
Devlet kurumlarının anlamı zaten burada ortaya çıkar.
Kurumlar, sorun çıktıktan sonra birbirlerine “Ben görevimi yaptım” demek için değil, sorun çıkmadan önce gerekli tedbiri almak için vardır.
SPK'nın Selvi yerine kamuoyuna cevap vermesi gerekiyor.
Yatırımcılara cevap verin.
Mağdur olduğunu söyleyen insanlara cevap verin.
130 uyarı iddiasına cevap verin.
131 fonla ilgili işlemlerin neden bu aşamaya geldiğine cevap verin.
Denetim mekanizmasının hangi noktada devreye girdiğini açıklayın.
Kim ne zaman ne biliyordu, bunu ortaya koyun.
Çünkü vatandaşın görmek istediği şey kurumlar arası polemik değil, gerçeğin ortaya çıkmasıdır.
BDDK'YA DA ÇOK ÖNEMLİ BİR GÖREV DÜŞÜYOR
Meselenin bir başka boyutu ise bankalar.
17 Eylül'de fonlara tedbir getirildiği belirtiliyor.
Bu fonlarla bağlantılı yatırım bankalarına ise 30 Eylül'de tedbir getirildiği ifade ediliyor.
Burada da son derece önemli sorular var:
Neden 30 Eylül beklendi?
Fonlarla ilgili riskler daha önce biliniyorsa, bu fonlarla ilişkili bankalar konusunda neden aynı tarihte veya daha erken tedbir alınmadı?
17 Eylül ile 30 Eylül arasındaki 13 günlük süre içerisinde bankalar üzerinden herhangi bir işlem gerçekleştirildi mi?
Fonlarla bağlantılı kişi veya kuruluşların bu süre içinde bankacılık sistemi üzerinden para transferi, varlık hareketi veya başka bir işlem yapıp yapmadığı araştırıldı mı?
Eğer araştırılmadıysa neden?
Eğer araştırıldıysa sonuçları nedir?
İşte burada BDDK'nın da devreye girerek kapsamlı bir inceleme yapması gerekiyor. Çünkü bir finansal yapının yalnızca fon tarafına bakarak bütün resmi görmek mümkün olmayabilir.
Paranın hareket ettiği her kanal incelenmelidir.
ASIL MESELE: PARA NEREYE GİTTİ DEĞİL, NEDEN ZAMANINDA GÖRÜLMEDİ?
Bu olayda herkes doğal olarak paranın nereye gittiğini soruyor.
Bu elbette araştırılmalı.
Fakat bundan önce sorulması gereken daha temel bir soru var: Bu yapı neden zamanında fark edilmedi veya fark edildiyse neden zamanında müdahale edilmedi? Çünkü gerçek bir denetim sistemi, yalnızca olaydan sonra suçluyu bulmak için kurulmaz.
Olay gerçekleşmeden önce riski görmek için kurulur.
Denetimin başarısı, yangın çıktıktan sonra itfaiyenin binaya ulaşması değildir.
Asıl başarı, yangının çıkmasını önlemektir.
130 uyarı iddiası doğruysa, işte tam da burada denetim sisteminin başarısı veya başarısızlığı tartışılmalıdır.
KURUMLARIN İTİBARINI KORUMANIN YOLU SORUMLULUKTAN KAÇMAK DEĞİL, GERÇEĞİ ORTAYA ÇIKARMAKTIR
Burada SPK'yı veya herhangi bir kamu kurumunu peşinen suçlu ilan etmek doğru değildir.
Bunu yapacak olan soruşturma makamlarıdır. Ancak aynı şekilde kamu kurumlarının “Biz görevimizi yaptık” demesi de soru işaretlerini ortadan kaldırmaz.
Tam tersine, bunu belgelerle ispatlamak gerekir.
Kamu kurumlarının itibarı, eleştiriden kaçınarak korunmaz.
Şeffaflıkla korunur.
Hesap vermekten kaçınarak korunmaz.
Hesap vererek korunur.
Yanlış yapan varsa ortaya çıkarılır.
Yanlış yapmayan varsa belgeleriyle aklanır.
En doğrusu budur.
TARİHİN HÜKMÜNDEN KAÇILMAZ
Bugün yapılması gereken, herhangi bir kurumu peşinen “suçlu” ilan etmek değildir.
Tam tersine:
Kim suçluysa ortaya çıkarılsın.
Kim görevini yaptıysa ortaya konulsun.
Kim uyardıysa bilinsin.
Kim uyarıyı dikkate almadıysa bilinsin.
Kim imza attıysa bilinsin.
Kim şerh koyduysa bilinsin.
Kim müdahale etmediyse bilinsin.
Bütün bunlar siyasi tartışmaların değil, hukukun ve belgelerin ışığında ortaya çıkarılsın. Çünkü bu kadar büyük bir finansal skandal iddiasının üstü bir kurum açıklamasıyla kapatılamaz.
HESAP SORMAK İÇİN ÖNCE HESABINI VERMEK GEREKİR
Bugün SPK'nın yapması gereken şey, kendisini eleştirenlere hesap sormak değildir.
Önce kendi hesabını ortaya koymaktır.
130 uyarı yapıldı mı?
Yapıldıysa ne yapıldı?
Yapılmadıysa bu iddia nereden çıktı?
131 fonla ilgili neden işlem başlatıldı?
Tedbirler neden o tarihlerde alındı?
Daha önce neden alınmadı?
Hangi kurum neyi, ne zaman biliyordu?
Bankalar neden daha sonra tedbir kapsamına alındı?
Aradaki sürede ne oldu?
Nihayet: Bu sistem neden bu kadar büyük bir olayın yaşanmasına izin verdi?
İşte cevaplanması gereken sorular bunlar.
Kamu kurumlarının görevi eleştiriyi susturmak değil, şüpheyi ortadan kaldırmaktır.
Bunun yolu da açıklama yapmaktan geçmez.
Belge açıklamaktan geçer. Çünkü bugün mesele SPK'nın bir köşe yazarına ne cevap verdiği değildir.
Mesele, milyarlarca liralık bir sistemin nasıl olup da bu noktaya geldiğidir.
Unutulmamalıdır ki: Hesap soranların da bir gün hesabı sorulabilir.
Denetleyenler de denetlenir.
Yetki kullananlar da hesap verir.
Bu nedenle SPK'ya düşen görev, hesap sormaya başlamadan önce kendi hesabını kamuoyunun önüne koymaktır. Çünkü bu tabloda SPK hesap sorma makamında değil; önce hesap verme makamındadır.
Son olarak 130 defa uyarı yapanların uyarılar işlevsiz kalınca biz uyardık deyip köşeye çekilip çekilmedikleri ise başka bir tartışma konusu.