Ahmet Ünlü

Gazeteci & Köşe Yazarı

← Tüm yazılar

Kamu yönetiminde etik mesafe, makamın itibarı ve alınması gereken dersler

Kamu yönetiminde bazı hatalar vardır; yapıldığı anda küçük görünür, fakat zamanı geldiğinde büyüyerek insanın karşısına çıkar. Bazen bir yemek, bazen bir telefon, bazen bir hediye, bazen de “Ne olacak canım, arkadaşımız” diyerek kurulan bir yakınlık, yıllar sonra hiç beklenmeyen bir yerde karşımıza çıkabilir.

Bu nedenle kamu görevinde bulunanlar için önemli bir kural vardır: Bugün yaptığınız her şeyin yarın yeniden önünüze gelebileceğini düşünerek hareket etmek.

Yıllar önce lise öğretmenimden dinlediğim bir hikâye, bu gerçeği anlatmak için zihnimde “dana metaforu” olarak yer etti. Ben de bu hikâyeyi kamu yönetimine uyarladım.

“Danayı yemeseydiniz bu hâlde olmazdınız”

Hikâyeye göre, hatırı sayılır bir ailenin çocuğu lisede bütünlemeye kalır. Baba, oğlunun durumuna üzülür ve çözüm aramaya başlar. Tesadüf bu ya, çocuğun bütünleme sınavına gireceği öğretmenler babanın üniversiteden arkadaşlarıdır.

Baba, eski dostlukları canlandırmak ve öğretmenlerle bir araya gelmek düşüncesiyle bir ziyafet düzenler. Bir dana alınır, hazırlıklar yapılır ve öğretmenler davet edilir.

Ancak öğretmenlerden biri davete katılmayı reddeder.

Gerekçesi son derece basittir:

“Ben bu çocuğun sınavını yapacağım. Babası arkadaşım olsa da böyle bir davete katılmam doğru olmaz. Yarın sınav sırasında etkilenmiş görünmek dahi istemiyorum.”

Diğer öğretmenler ise bu kadar katı davranmaz. “Biz arkadaşız, bunda ne var?” düşüncesiyle davete giderler. Dana kesilir, güzel bir sofra kurulur ve ziyafet yapılır.

Aradan zaman geçer ve bütünleme sınavı günü gelir.

Öğrenciler birer birer sınava alınırken herhangi bir sorun yaşanmaz. Sıra ziyafete davet veren kişinin oğluna geldiğinde ise çocuğun tavırları değişir. Sanki sınava giren kendisi değil de komisyonu sınava çeken odur. Rahat, ölçüsüz ve kendinden emin davranır.

Davete katılmayan öğretmen buna sert şekilde müdahale eder:

“Herkes haddini bilecek. Sen öğrenci olarak buradasın. Biz mi seni sınava çekeceğiz, sen mi bizi?”

Diğer öğretmenler araya girer, ortamı yumuşatmaya çalışır.

Bunun üzerine öğretmen tarihe geçen o cümleyi söyler:

“Beyler, ben danayı yemedim; danayı yiyenler düşünsün.”

Hikâyenin asıl çarpıcı tarafı burada başlar.

Çünkü mesele dana değildir.

Mesele, insanın gelecekte kendisini bağlayabilecek bir ilişkiyi bugünden kurmamasıdır.

Kamu yönetiminde “dana” neyi ifade ediyor?

Kamu görevlileri açısından dana; yalnızca bir yemek değildir.

Bir davettir.

Bir hediye kabulüdür.

Bir yakınlık ilişkisidir.

Bir kişinin işini kolaylaştırmak için yapılan küçük bir aracılıktır.

Bir makam sahibinin yanında gereğinden fazla görünmektir.

Bir kamu kaynağının kişisel ilişkilere göre kullandırılmasıdır.

Kısacası, tarafsızlığı gölgeleyebilecek her türlü çıkar ilişkisidir.

Bazen gerçekten hiçbir karşılık beklenmeden yapılır. Bazen “Arkadaşımızdır, ne olacak?” denilir. Bazen de yapılan şeyin hukuken hiçbir sorun oluşturmadığı düşünülür.

Fakat kamu yönetiminde yalnızca “hukuken suç mu?” sorusu yeterli değildir.

Bir de “Bu davranış kamu görevinin tarafsızlığına ve makamın itibarına zarar verir mi?” sorusunu sormak gerekir.

Çünkü kamu görevinin itibarı yalnızca kanunlarla değil, davranışlarla da korunur.

Bir bürokratın yaptığı her işlem hukuken suç olmayabilir. Ancak makamın gerektirdiği etik mesafeyi ortadan kaldıran davranışlar, zaman içerisinde hem kişinin hem de kurumun güvenilirliğini zedeleyebilir.

Daha da önemlisi, bugün yapılan bir davranışın yarın hangi dosyanın içinde karşımıza çıkacağını hiç kimse bilemez.

İşte “dana metaforu”nun kamu yönetimine verdiği en önemli ders budur: Yenilmemesi gereken danayı zamanında yememek gerekir.

Makam yükseldikçe dikkat de artmalıdır

Kamu görevlisinin makamı yükseldikçe yalnızca yetkisi değil, davranışlarının etkisi de büyür. Sıradan bir memurun yaptığı bir davranış ile üst düzey bir bürokratın aynı davranışı kamuoyunda aynı anlamı taşımaz. Çünkü makam büyüdükçe çevredeki insanlar da değişir. Makam sahibine yakın olmak isteyenler, onunla ilişki kurmaktan çıkar sağlayabileceklerini düşünenler ve bu yakınlığı kullanmak isteyenler ortaya çıkabilir.

Bu nedenle üst düzey kamu görevlisinin yalnızca kendi niyetine değil, davranışının dışarıdan nasıl göründüğüne de dikkat etmesi gerekir.

Bazen insan gerçekten hiçbir menfaat beklemez. Fakat karşı taraf bekliyor olabilir.

Bazen makam sahibi hiçbir ayrıcalık sağlamaz. Fakat onun yakınında bulunmak bile bir başkasına itibar veya ekonomik avantaj sağlayabilir.

Dolayısıyla kamu görevinde temel ölçü şu olmalıdır: “Ben bundan ne kazanıyorum?” sorusundan önce, “Bu ilişki kamu görevinin tarafsızlığı konusunda nasıl bir görüntü oluşturuyor?” sorusu sorulmalıdır.

Rahmetli Adnan Menderes'e atfedilen ve kamu yönetimi açısından son derece çarpıcı olan söz de bu noktada hatırlanabilir: “Oğlum, ticaret yapmanda mahzur yok ama ticaretinde beni alır, beni satarsınız.”

Bu sözün özü şudur: Kamu görevi ile özel menfaat alanı birbirine karıştığında, kişi farkında olmadan makamını ticari veya kişisel ilişkilerin bir parçası hâline getirebilir.

Bu nedenle kamu görevlisinin en büyük güvencesi, yalnızca kanuna uygun hareket etmek değil; şaibeye dahi ihtiyaç bırakmayacak kadar açık ve mesafeli davranmaktır.

Son söz: Her makam bir imtihandır

Kamu yönetiminde asıl mesele makama gelmek değil, makamın ağırlığını taşıyabilmektir.

Bunun için bazen bir davete gitmemek gerekir.

Bazen bir hediyeyi geri çevirmek gerekir.

Bazen yakın bir arkadaşın talebine “hayır” demek gerekir.

Bazen de makamın sağladığı imkânlardan başkalarının yararlanmasına izin vermemek gerekir. Çünkü bugün küçük görülen bir taviz, yarın çok daha büyük bir sorunun başlangıcı olabilir.

Kamu görevlisi için en güvenli yol, “Nasıl olsa kimse görmez” düşüncesi değil; “Yaptığım her şey yarın herkesin önünde konuşulabilir” anlayışıdır.

İşte dana metaforu tam da bunu anlatıyor.

Bazı danalar yenmez. Çünkü mesele sofradaki et değildir.

Mesele, yarın o sofranın hesabını vermek zorunda kalmamaktır.

Kamu yönetiminde belki de en büyük meziyet, önüne gelen her fırsattan yararlanmak değil; yarın başını öne eğdirecek fırsatları daha en başından fark edip geri çevirebilmektir. Fon olayına bir de buradan bakmak lazım…