İçeriğe geç

Ahmet Ünlü

Gazeteci & Köşe Yazarı

← Tüm yazılar

Kamu yönetiminde yüksek ökçeler hastalığı: Görmeyen gözler, duymayan kulaklar!

Kamu yönetiminde bazı hastalıklar vardır ki ne tıp kitaplarında yer alır ne de hastanelerde tedavi edilir. Bunlardan biri de yüksek ökçeler hastalığıdır.

Kamu yönetiminde en tehlikeli yönetici, sorunları bilmeyen değil, bildiği hâlde görmezden gelendir. Çünkü cehaletin verdiği zarar bilgiyle giderilebilir; ancak bilinçli körlüğün bedelini çoğu zaman millet öder.

Kamu yönetiminde bazı hastalıklar vardır ki ne tıp kitaplarında yer alır ne de hastanelerde tedavi edilir. Bunlardan biri de yüksek ökçeler hastalığıdır.

Ömer Seyfettin'in meşhur Yüksek Ökçeler hikâyesi, aradan geçen yıllara rağmen kamu yönetimindeki bazı hastalıkları anlatmaya devam ediyor.

Hikâyede, büyük bir konakta yaşayan hanımefendi, yüksek ökçeli ayakkabılar giymektedir. Ayakkabılarının çıkardığı sesler, onun geldiğini önceden haber verdiği için hizmetliler bütün yanlış işlerini gizlemektedir. Hanımefendi de konağında her şeyin yolunda gittiğini düşünmektedir.

Bir gün sağlık sorunları nedeniyle yüksek ökçelerini çıkarıp ses çıkarmayan ve rahat ayakkabılar giymeye başlayınca gerçeklerle yüzleşir. Hizmetlilerin hırsızlıklarını, ahlaksızlıklarını ve yıllardır kendisinden gizlenenleri görür. Ancak gördükleri huzurunu kaçırır. Çözümü ise yanlışları ortadan kaldırmakta değil, yeniden yüksek ökçelerini giymekte bulur.

Böylece hiçbir kötülüğü görmez, hiçbir olumsuzluğu duymaz ve yeniden huzura kavuşur!

Konaktaki kötülükler ortadan kalkmamıştır. Sadece kötülükleri görmesi gereken kişi gözlerini kapatmıştır.

İşte kamu yönetiminde yüksek ökçeler hastalığı tam da budur.

Makamlar yükseldikçe ökçeler de yükseliyor mu?

Kamu yönetiminde bazı yöneticiler vardır ki göreve başladıklarında yanlışları düzelteceklerini, liyakati esas alacaklarını, haksızlıklarla mücadele edeceklerini söylerler. Ancak makam yükseldikçe kaybedilecek imkânlar çoğalır. Koltuğun sağladığı güç, itibar ve ayrıcalıklar zamanla yöneticinin kararlarını etkilemeye başlar.

Dün yanlış dediğine bugün sessiz kalan, dün mücadele ettiği uygulamaları bugün savunan yöneticiler ortaya çıkar. Çünkü yanlışlara müdahale etmek bazen güçlü insanları karşıya almayı, bazen siyasi veya bürokratik dengeleri bozmayı, bazen de makamı kaybetme riskini göze almayı gerektirir.

İşte tam bu noktada yüksek ökçeler devreye girer.

Yönetici görmezden gelir, danışmanlar söylemekten çekinir, bürokratlar susmayı tercih eder. Sonunda kurumda gerçekleri dile getirenler değil, yöneticinin duymak istediklerini söyleyenler değer kazanır.

Böyle kurumlarda sorunları çözenler değil, sorunları yöneticiden gizleyenler başarılı sayılır.

Oysa yöneticilik, herkesin hoşuna gidecek kararlar almak değil, gerektiğinde kimsenin hoşuna gitmeyecek doğru kararları verebilmektir.

Kamu kurumlarında yüksek ökçeler nasıl çalışıyor?

Bir kamu kurumunda liyakatsiz atamalar yapıldığını düşünün. Herkes biliyor ama kimse konuşmuyor.

Denetim raporlarında ciddi usulsüzlükler tespit edildiğini düşünün. Raporlar hazırlanıyor ama gereği yapılmıyor.

Bir genel müdürün başarısızlığı açıkça görülüyor ancak arkasındaki güç nedeniyle kendisine dokunulamıyor.

Bir bakanlıkta üst düzey yöneticiler arasındaki anlaşmazlıklar kurumu çalışamaz hâle getiriyor ama kimse sorumluluk üstlenmiyor.

Bir kamu kurumunda kaynaklar verimsiz kullanılıyor, personel arasında huzursuzluk büyüyor, vatandaşın şikâyetleri artıyor fakat üst yönetime sunulan raporlarda her şey mükemmel gösteriliyor.

Bunlar yüksek ökçeler hastalığının kamu yönetimindeki muhtemel görünümleridir.

Özellikle bakanlık teşkilatlarında bakan, bakan yardımcıları ve genel müdürler arasında uyumun bulunmaması, kurumsal hedeflerin kişisel mücadelelere kurban edilmesine yol açabilir.

Elbette uyumdan kasıt herkesin aynı düşünmesi değildir. Asıl mesele, farklı görüşlerin ortak kamu yararı doğrultusunda yönetilebilmesidir.

Ancak yöneticiler arasında yetki mücadeleleri başlar, kişisel hesaplar kurumsal hedeflerin önüne geçerse bedeli vatandaş öder.

Özel sektörde kötü yönetilen şirket iflas edebilir. Kamu yönetiminde ise kötü yönetimin faturası çoğu zaman vergileriyle sistemi ayakta tutan vatandaşa çıkar.

Üstelik kamu kurumlarında başarısızlığın maliyeti yalnızca para değildir. Kaybedilen zaman, zedelenen adalet duygusu, yıpranan kurumsal itibar ve sarsılan kamu güveni de bu faturanın içindedir.

En tehlikeli cümle: Bana dokunmayan sorun büyüsün!

Kamu yönetimindeki birçok sorunun temelinde, sorumluluk almak yerine sorumluluktan kaçma alışkanlığı yatmaktadır.

Bir yanlışın düzeltilmesi gerektiği bilinir ama müdahale edilmez. Çünkü müdahale etmek yeni sorunlar çıkarabilir.

Bir usulsüzlüğün araştırılması gerekir ama araştırma başlatılmaz. Çünkü araştırmanın ucu güçlü isimlere dokunabilir.

Bir liyakatsizlik ortadadır ama görev değişikliğine gidilmez. Çünkü bazı dengeler bozulabilir.

Böylece bugünün küçük sorunu yarının büyük krizine dönüşür.

Daha da vahimi, bu sessizliğin zamanla bir yönetim kültürü hâline gelmesidir.

Alt kademedeki personel, üst yöneticilerin hangi gerçekleri duymak istemediğini öğrenir. Raporlar yumuşatılır, olumsuz bilgiler ayıklanır, başarılar abartılır. Sonunda yönetici kendi kurumunun gerçek durumunu öğrenemez hâle gelir.

Kamu yönetiminde en büyük tehlike, yöneticinin etrafının gerçeği söyleyenlerle değil, gerçeği saklayanlarla çevrilmesidir.

Peki, yüksek ökçeler nasıl çıkarılacak?

Bu hastalığın tedavisi yeni makamlar oluşturmakta, yeni unvanlar dağıtmakta veya yönetim şemalarını değiştirmekte değildir.

Tedavi, yönetim anlayışının değiştirilmesindedir.

Öncelikle yöneticilerin başarısı temsil faaliyetleriyle, makam araçlarıyla, düzenlenen toplantılarla veya hazırlanan gösterişli sunumlarla değil, ortaya koydukları somut sonuçlarla ölçülmelidir.

İkinci olarak denetim raporları göstermelik belgeler olmaktan çıkarılmalı, tespit edilen sorunların giderilmesi takip edilmeli ve gereğinin neden yapılmadığı sorgulanmalıdır.

Üçüncü olarak üst yöneticilere gerçeği söyleyen kamu görevlileri korunmalı; eleştiri, sadakatsizlik olarak görülmemelidir.

Dördüncü olarak atama ve yükselmelerde kişisel yakınlıklar, siyasi veya bürokratik ilişkiler yerine liyakat, ehliyet ve performans esas alınmalıdır.

Son olarak hesap verebilirlik yalnızca alt kademedeki memurlar için işletilen bir mekanizma olmaktan çıkarılmalı, en üst makamlardan başlayarak bütün yöneticilere uygulanmalıdır. Çünkü gerçek hesap verebilirlik, yalnızca sorumluluğu altındaki personeli sorgulamak değil, gerektiğinde yöneticinin kendi kararlarının da sorgulanmasını kabul etmesidir.

Yüksek makamlar değil, yüksek karakter gerekir!

Kamu yönetiminde makamların yüksek olması sorun değildir. Asıl sorun, makamlar yükseldikçe gerçeklerle araya mesafe konulmasıdır.

Bazı yöneticiler koltuklarını korumak için susar, bazıları güçlüleri karşılarına almamak için görmezden gelir, bazıları da yanlışları düzeltmenin bedelinden korkar.

Oysa makamlar geçici, geride bırakılan yönetim anlayışının sonuçları kalıcıdır.

Bugün güçlü olduğu için yanlışlara göz yumanların yarın aynı gücü bulamayabileceklerini unutmamaları gerekir.

Ömer Seyfettin'in hikâyesindeki hanımefendi yüksek ökçelerini yeniden giyerek kendi huzurunu kurtarmış olabilir. Ancak kamu yöneticilerinin böyle bir lüksü yoktur. Çünkü kamu yöneticileri kendi huzurlarını değil, milletin hukukunu, kamu kaynaklarını ve devletin itibarını korumakla yükümlüdür.

Unutulmamalıdır ki bir yöneticinin büyüklüğü, oturduğu koltuğun yüksekliğiyle değil, o koltuğu kaybetme pahasına savunduğu doğrularla ölçülür. Kamu yönetiminde asıl felaket, yanlışların yapılması kadar, yanlışları düzeltme yetkisine sahip olanların susmasıdır.

Makam yükseldikçe ökçeler değil, sorumluluk duygusu yükselmelidir. Çünkü yöneticinin görmemek için kapattığı her göz, milletin sırtına yeni bir yük bindirir.

Yüksek ökçeler yöneticiyi rahatlatabilir ama devleti yönetemez!