İçeriğe geç

Ahmet Ünlü

Gazeteci & Köşe Yazarı

← Tüm yazılar

Kamu Yönetiminde “ALACA DANA FISTIK” Kuralı: Liyakat gitti, sadakat geldi!

Kamu yönetiminde bazı hikâyeler vardır ki üzerinden yüzyıllar geçse de güncelliğini kaybetmez. Çünkü devir değişir, makamlar değişir, unvanlar değişir ama bazı yönetici tipleri ve onları kuşatan dalkavuklar bir türlü değişmez.

Hikâyeler, yalnızca geçmişte yaşananları anlatmak için değil, bugünün yanlışlarını göstermek ve yarının doğrularına ışık tutmak için de vardır. Hikâyelerden ders çıkarılmadığı sürece anlatılanlar hoş birer hatıra olarak kalır. Ancak anlatılanlardan ibret alındığında, geçmişin hikâyeleri geleceğin yolunu aydınlatan kandillere dönüşür.

İşte bugün anlatacağımız “Alaca Dana Fıstık” hikâyesi, kamu yönetiminde liyakatin yerini sadakatin, bilginin yerini bağlılığın, doğruluğun yerini dalkavukluğun almasının ne gibi sonuçlar doğurduğunu düşündüren ibretlik bir anlatıdır.

Vezir olmuş ama nasıl vezir olduğunu unutmamış!

Vaktiyle bir yeniçeri ağası varmış. Makamların bilgi, birikim ve liyakatten ziyade bilek gücüyle elde edildiği bir dönemde, bu yeniçeri ağası da vezir oluvermiş.

Vezir olur olmaz etrafını her dönemin vazgeçilmez kadroları olan dalkavuklar sarmış.

“Efendim, ne kadar bilgilisiniz!”

“Efendim, ne kadar tecrübelisiniz!”

“Devletimiz sizin gibi bir yöneticiyi çoktan hak etmişti!”

Övgülerin ardı arkası kesilmiyormuş. Ancak vezir, kendisini övenlere oldukça şaşırtıcı bir cevap veriyormuş: “Bırakın bu sözleri! Ben bu makama bilgimle, birikimimle, liyakatimle değil, sadakatim sayesinde geldim.”

Ne mutlu kendisini bilenlere! Daha da önemlisi, hangi makama nasıl geldiğini unutmayanlara!

Gelgelelim vezir gerçeği ne kadar açık söylerse söylesin, dalkavuklar övgülerini sürdürmekten geri kalmıyormuş. Çünkü onların derdi hakikati söylemek değil, makam sahibinin gözüne girmekmiş.

Vezir de kendisini övenlere her defasında aynı cevabı veriyormuş: “Alaca dana fıstık!”

Dalkavuklar bu sözün ne anlama geldiğini bir türlü çözememişler. Ancak vezire sormaya da cesaret edememişler. Zira dalkavukluğun altın kuralı, anlamadığını belli etmeden anlamış gibi yapmaktır.

Alaca dana fıstık ne demekmiş?

Nihayet meraklarına yenik düşüp vezirin kahyasına gitmişler: “Yahu kahya! Vezir hazretleri sürekli 'Alaca dana fıstık' diyor. Bunun hikmeti nedir?”

Kahya da açıklamış: “Vezir hazretlerinin dili Arapçaya pek yatkın değildir. Aslında 'En-necâtü fi's-sıdk' demek istiyor. Yani 'Kurtuluş doğruluktadır.' Siz de doğruluktan ayrılmazsanız vezirlik yolu size de açılır.”

İşte hikâyenin bütün sırrı burada!

Vezirin ağzından “Kurtuluş doğruluktadır” çıkması gerekirken “Alaca dana fıstık” çıkıyor. İşin daha vahimi, kamu yönetiminde zaman zaman doğruluğun yerini sadakat, sadakatin yerini de kayıtsız şartsız itaat alıyor.

Böylece ortaya yazılı olmayan ama etkileri fazlasıyla hissedilen bir yönetim anlayışı çıkıyor:

Kamu yönetiminde “Alaca Dana Fıstık” kuralı!

Günümüzün alaca dana fıstık yöneticileri!

Şimdi gelelim hikâyenin günümüze bakan yönüne.

Acaba bugün kamu yönetiminde kaç yönetici bulunduğu makama gerçekten liyakati sayesinde geldiğini gönül rahatlığıyla söyleyebilir?

Kaç yönetici kendisinden daha bilgili ve donanımlı bir personelin yükselmesine destek olur?

Kaç yönetici yanlışını yüzüne söyleyen personeli takdir eder?

Kaç yönetici etrafındaki dalkavukları uzaklaştıracak cesareti gösterebilir?

İşte asıl mesele budur. Çünkü kamu yönetiminde liyakat geri plana itildiğinde ortaya yalnızca yetersiz yöneticiler çıkmaz. Aynı zamanda onları besleyen, koruyan ve yanlışlarını alkışlayan bir dalkavukluk düzeni oluşur.

Böyle kurumlarda bilgi değil, bağlılık; başarı değil, yakınlık; ehliyet değil, tavsiye; doğruluk değil, amirin hoşuna gidecek sözler değer kazanır.

İşini iyi yapan değil, kendisini iyi pazarlayan yükselir.

Yanlışları gösteren değil, yanlışlara alkış tutan makbul sayılır.

Hatta öyle bir noktaya gelinir ki yönetici yanlış yaptığında onu uyaran personel sorunlu, her söylediğini onaylayan personel ise uyumlu kabul edilir.

Böyle bir yönetim anlayışında en büyük tehlike, yöneticinin bilmediğini bilmemesi değil, etrafındaki dalkavukların ona her şeyi bildiğine inandırmasıdır. Çünkü cehaletin makamla, dalkavukluğun da yetkiyle buluştuğu yerde kurumsal çürüme kaçınılmaz hale gelir.

Devlete sadakat başka, makama sadakat başkadır!

Elbette kamu yönetiminde sadakat önemlidir. Ancak burada cevaplanması gereken hayati bir soru bulunmaktadır:

Sadakat kime ve neye gösterilecektir?

Devlete mi, hukuka mı, millete mi?

Yoksa kişilere, makamlara ve makam sahiplerine mi?

Kamu görevlisinin sadakati, kendisini atayan kişiye değil; Anayasa'ya, hukuka, devlete ve millete olmalıdır.

Bir yöneticinin her talimatını sorgulamadan yerine getirmek sadakat değildir. Hukuka aykırı bir işlemi sırf amiri istiyor diye savunmak da sadakat değildir.

Hele hele yapılan yanlışları gizlemek, kamu zararını görmezden gelmek ve makam sahibini memnun etmek için gerçeği çarpıtmak hiçbir şekilde devlete sadakat olarak değerlendirilemez.

Devlete sadakat, gerektiğinde makam sahibine “Hayır, bu yaptığınız doğru değil!” diyebilecek cesareti göstermektir. Çünkü makamlar geçicidir, devlet kalıcıdır. Kişiler değişir, kamu hizmetinin temel ilkeleri değişmemelidir.

Alaca dana fıstık kuralı nasıl sona erer?

Bu anlayıştan kurtulmanın yolu, yalnızca liyakatten söz etmek değil, liyakati kamu yönetiminin vazgeçilmez ilkesi haline getirmektir.

Yönetici atamalarında objektif ve denetlenebilir kriterler esas alınmalı; bilgi, tecrübe, ehliyet ve başarı belirleyici olmalıdır.

Kamu kurumlarında farklı görüş bildiren, yanlışlara itiraz eden ve hukuka aykırılıkları ortaya koyan personel dışlanmamalı, aksine korunmalıdır.

Yöneticiler de kendilerini sürekli övenleri değil, gerektiğinde eleştirebilenleri dinlemelidir. Çünkü bir yöneticinin kalitesi, etrafında kaç kişinin alkış tuttuğuyla değil, kaç kişinin korkmadan doğruyu söyleyebildiğiyle ölçülür.

Unutulmamalıdır ki liyakatsiz bir kişinin makama getirilmesi yalnızca bir atama hatası değildir. Aynı zamanda o makama gerçekten layık olanların hakkının yenilmesi, kamu hizmetinin niteliğinin düşürülmesi ve vatandaşın devlete duyduğu güvenin zedelenmesidir.

Devlet yönetimi alaca dana fıstık kaldırmaz!

Hikâyemizdeki vezirin en azından bir meziyeti vardı: Bulunduğu makama nasıl geldiğini biliyor ve bunu saklamıyordu.

Ya bugün?

Acaba makamını liyakatine borçlu olmadığı halde kendisini bulunmaz bir yönetim dehası zanneden kaç kişi vardır?

Daha da önemlisi, bu kişileri böyle düşünmeye sevk eden kaç dalkavuk kamu kurumlarının koridorlarında dolaşmaktadır?

Aslında mesele yalnızca liyakatsiz yöneticiler değildir. Asıl mesele, liyakatsizliği ödüllendiren ve dalkavukluğu yükselmenin en kestirme yolu haline getiren yönetim anlayışıdır.

Bu anlayış değişmedikçe makamlara gelen isimler değişse bile sonuç değişmeyecektir.

Öyleyse hikâyenin başlangıcına dönelim.

“En-necâtü fi's-sıdk!”

Yani, “Kurtuluş doğruluktadır.”

Buna bir de liyakati ve devlete sadakati ekleyelim.

Kurtuluş; doğrulukta, liyakatte, adalette ve devlete sadakattedir. Kişilere kayıtsız şartsız bağlılıkta değil!

Aksi halde kamu yönetiminde herkes liyakatten söz etmeye devam ederken makamlar başka ölçülere göre dağıtılacak, dalkavuklar alkışlamayı sürdürecek ve bizler de asırlar sonra hâlâ aynı hikâyeyi anlatıyor olacağız.

Ne dersiniz, kamu yönetiminde “Alaca Dana Fıstık” dönemi sona erer mi, yoksa bu düzenin vezirleri de dalkavukları da hiç eksik olmaz mı?