Ahmet Ünlü

Gazeteci & Köşe Yazarı

← Tüm yazılar

Bürokraside hesap verme kültürü yeniden canlandırılmalıdır

Bu günlerde öyle gelişmeler yaşanıyor ki hiç hesap vermeyecek dediğimiz insanlar biranda kendisini müfettişlerin veya savcıların karşısında bulabiliyor. Dün el üstünde tutulanlar biranda istenmeyen adam ilan edilebiliyor. SPK eski Başkanı hakkında istenen soruşturma iznini görünce bir şeyler yazmak vacip oldu.

Muhasebenin temeli denge üzerine kuruludur.

Borç ile alacak, aktif ile pasif birbirine eşit olmak zorundadır. Bilgisayarların, gelişmiş muhasebe programlarının olmadığı dönemlerde bir liralık bir açığın günlerce arandığı anlatılır. Çünkü o bir lira bulunmadan hesap kapanmazdı.

Muhasebeci için bir liralık fark küçük değildir. Çünkü mesele bir liranın kendisi değil, hesabın neden tutmadığıdır.

Peki, acaba kadim kültürümüzün önemli unsurlarından biri olan bu muhasebe ve hesap verme anlayışı kamu yönetiminde ne kadar karşılık buluyor? Asıl sorulması gereken soru belki de budur.

Muhasebenin temelinde hesap vermek vardır

“Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin.” Herhalde hesap vermenin önemini bundan daha güzel anlatan çok az ifade vardır.

Kültürümüzde ve inancımızda insanın yaptığı her işin hesabını vereceği düşüncesi oldukça güçlüdür. Dinimiz insanı sürekli olarak kendisini sorgulamaya, sınırlarını bilmeye, kurallara uymaya ve yaptıklarının sonuçlarını düşünmeye davet eder.

Fakat ilginçtir; hesap vermeye çağrılan insan, dünyada hesap vermekten çoğu zaman hoşlanmaz.

Ne hikmetse herkes hesap sormak ister ama hesap vermek istemez.

“Hesabını sorarım.”

“Hesabını keserim.”

“Bunun hesabını veremezsin.”

Gündelik dilimizde dahi “hesap” kelimesini çoğu zaman bir sorumluluk ifadesinden ziyade bir tehdit unsuru olarak kullanıyoruz.

Oysa hesap vermek bir tehdit değil, yönetmenin doğal sonucudur.

Bir makamınız varsa hesabınız vardır.

Bir yetkiniz varsa sorumluluğunuz vardır.

Bir kamu kaynağını kullanıyorsanız, o kaynağın hesabını vermek zorundasınız. Çünkü yetki, sahibine sınırsız hareket alanı sağlayan bir ayrıcalık değil; hesap verme sorumluluğu doğuran bir emanettir.

Sahibi olduğunuz şirket bile size hesap soruyorsa…

İşin ilginç tarafı şu: Bizzat sermayesini koyduğunuz, sahibi olduğunuz bir şirket bile sizi hesap vermek zorunda bırakır. Çünkü muhasebenin temel kavramlarından biri olan “kişilik” ilkesi, işletmenin sahibinden, yöneticisinden ve çalışanlarından ayrı bir kişiliğe sahip olduğunu kabul eder. Yani şirket sizin olabilir ama şirketin parası sizin cebiniz değildir. Şirketin kasası sizin kişisel kasanız değildir. Şirket adına yapılan işlem, şirketin hesabında karşılığını bulmak zorundadır.

“Şirket benim, istediğimi yaparım” diyemezsiniz. Derseniz muhasebe kayıtları bozulur. Muhasebe kayıtları bozulursa bilanço bozulur. Bilanço bozulursa hesap sorulur ve nihayetinde de vergi idaresi, denetim mekanizmaları, ortaklar veya mahkemeler karşınıza çıkabilir.

Kendi paranızı koyduğunuz bir şirket dahi size hesap sorabiliyorsa, bir sandalyesine bile sahip olmadığınız kamu kurumunda nasıl davranmanız gerektiğini varın siz düşünün. Çünkü kamu makamı kişisel mülk değildir. Kamu bütçesi kişisel bütçe değildir. Kamu görevi de kişisel ikbal aracı değildir. Bu kapsamda görevden ayrılanlara bakın, küçük bir elbise askısını dahi alıp görülemezler. Çünkü hepsi kayıtlıdır.

Kurumsallık arttıkça hesap vermek sıradanlaşır

Kurumsal yapıların en önemli özelliği, kişilerin üzerinde kuralların bulunmasıdır.

İyi yönetilen özel şirketlerde şirket sahibinin kişisel tercihleri ile şirketin kurumsal işleyişi birbirinden ayrılır. Yönetici, kendisine verilen yetkiyi kendi kişisel iradesinin uzantısı olarak değil, kurum adına kullanır.

Şirket sahibi her satın alma kararına, her personel işlemine, her ticari ilişkiye bizzat müdahale etmez. Çünkü bilir ki kurumsallık, “ben” yerine “sistem” demektir.

Kamu yönetiminde de durum bundan farklı değildir. Hatta kamu yönetiminde çok daha önemlidir. Çünkü özel sektörde yanlış bir kararın bedelini öncelikle şirket sahibi, ortaklar ve çalışanlar öder. Kamu yönetiminde ise yanlış kararın bedelini milyonlarca insan ödeyebilir. İşte bu nedenle kamu yönetiminde kuralların, kurumların ve denetim mekanizmalarının önemi çok daha büyüktür.

Bu nedenledir ki kurumsallık arttıkça duygusallık azalır. Kişiye bağlılık azalır. Keyfilik azalır. “Ben böyle uygun gördüm” anlayışının yerini “Bu karar hangi kurala ve hangi gerekçeye dayanıyor?” sorusu alır.

İşte gerçek kurumsallık tam da burada başlar.

Kural yöneticinin keyfine göre değişiyorsa orada kurum değil, kişi vardır

Elbette hiçbir kuralın sonsuza kadar değişmeden kalması gerektiği söylenemez. Zaman değişir, ihtiyaçlar değişir, teknoloji değişir, toplum değişir. Dolayısıyla kurumların kuralları da zamanın ihtiyaçlarına göre gözden geçirilebilir. Ancak burada çok önemli bir ayrım vardır: Kuralın değişmesi başka, kuralların kişiye göre değişmesi başkadır.

Birinci durumda kurumsal reform vardır. İkinci durumda keyfilik vardır.

İstişaresiz, tepeden inme ve sadece belirli kişilerin ihtiyaçlarına göre oluşturulan veya değiştirilen kurallar bir süre sonra kurumları kurumsallıktan uzaklaştırır. Çünkü insanlar artık kurala değil, kişiye bakmaya başlar.

“Bu işlemin kuralı nedir?” sorusunun yerini,

“Kim istiyor?”

“Kim izin verdi?”

“Kimin yakını?”

“Kimin talimatı?”

soruları alıyorsa orada kurumsallık ciddi biçimde yara almış demektir ve bu süreç uzun süre devam ederse kurumun bilançosunda görünmeyen ama çok daha tehlikeli bir açık oluşur: Güven açığı.

Mizan sadece muhasebede tutulmaz

Muhasebeci bilançoya baktığında işletmenin durumunu görür. Gelirler, giderler, borçlar, alacaklar, varlıklar ve yükümlülükler…

Bunların tamamı işletmenin gerçek durumunu ortaya koyar.

Kamu yönetiminin de aslında kendisine ait bir mizanı vardır. Bu mizanın kalemleri para ile sınırlı değildir.

Liyakat vardır.

Adalet vardır.

Şeffaflık vardır.

Kamu yararı vardır.

Hukuka uygunluk vardır.

Denetim vardır.

Ehliyet ve liyakat vardır.

Hesap verebilirlik vardır.

Bu kalemlerden biri bozulduğunda kurumun bilançosunda belki hemen bir rakam görünmez. Fakat zaman içerisinde bunun bedeli mutlaka ortaya çıkar. Çünkü kamu yönetiminde yapılan her yanlış işlem, yalnızca bir dosyada kalmaz. Bir vatandaşın hakkına, bir işletmenin geleceğine, bir çalışanın kariyerine, bir yatırımcının güvenine ve bir kamu kaynağının kullanımına yansıyabilir.

Bu nedenle kamu yönetimindeki “bir liralık açık” dahi küçümsenmemelidir. Çünkü bazen bir liralık açık, milyonlarca liralık bir güvensizliğin ilk işaretidir.

Hesap vermeyen yönetici, zamanla kendisini hesap vermekten muaf görmeye başlar

Asıl tehlike de burada başlıyor. Bir yönetici yaptığı her işlemin denetlenmeyeceğini, sorgulanmayacağını ve sonuçlarının kendisine sorulmayacağını düşünmeye başladığında, kuralların sınırları giderek genişlemeye başlar.

Önce küçük bir istisna yapılır.

Sonra bir başka istisna…

Ardından “Bu seferlik böyle olsun” denir.

Sonra istisna normalleşir.

Bir süre sonra normal olan istisna, istisna olan ise kural haline gelir ve kurumun asıl problemi işte o zaman başlar. Çünkü hesap verme mekanizması zayıfladıkça keyfilik güçlenir.

Keyfilik güçlendikçe kurallar anlamsızlaşır.

Kurallar anlamsızlaştıkça liyakat ve adalet zarar görür.

Adalet zarar gördüğünde ise kurumun en önemli sermayesi olan güven kaybolur.

Kamu malının sahibinin millet olduğu unutulmamalıdır

Belki de en büyük yanılgımız burada.

Özel hayatında komşusunun bir elmasını izinsiz alan insanın vicdanı rahat etmiyor.

Helalleşmek için uykusu kaçıyor. Çünkü karşısında somut bir insan var.

Peki aynı insan, kamuya ait bir kaynak söz konusu olduğunda neden aynı hassasiyeti göstermeyebiliyor? Çünkü kamu malının karşısında çoğu zaman doğrudan hesap soran tek bir kişi görünmüyor.

Ama görünmüyor olması, olmadığı anlamına gelmez.

Kamu malının sahibi yok değildir. Sahibi millettir.

Kamu kaynağı, milyonlarca vatandaşın ortak hakkıdır.

Kamu makamı da o ortak hakkın üzerinde oturan kişinin şahsi mülkü değildir.

Dolayısıyla kamu görevlisinin yaptığı her işlem aslında milyonlarca insanın hakkına temas edebilir.

İşte burada hesap verme kültürünün ne kadar önemli olduğu ortaya çıkıyor.

Hesap günü varsa, dünyadaki hesap da önemlidir

İnancımıza göre insanın yaptığı her şeyin hesabı vardır.

İnsan, yaptıklarından dolayı bir gün hesaba çekilecektir.

O halde dünyada hesap vermeyi neden bir hakaret, bir tehdit veya bir saldırı olarak görüyoruz?

Neden denetlenmekten rahatsız oluyoruz?

Neden “Benden hesap mı soruyorsunuz?” cümlesini bir meydan okuma olarak kuruyoruz?

Tam tersine, makam sahibi bir insan için en doğal soru şu olmalıdır: “Benden hesap sorulmasından neden rahatsız olayım?” Çünkü hesap verebilen insan, yaptığı işin arkasında durabilir.

Denetlenebilen kurum, kendisine güvenilmesini sağlayabilir.

Kurallara bağlı yönetici, yetkisini kişisel güce dönüştürmez ve gerçek anlamda güçlü olan kurumlar, kişilere değil kurallara dayanır.

Muhasebeci bir liralık açığın peşine düşerken kamu yöneticisinin milyonlarca liralık sorumluluğu görmezden gelmesi düşünülemez.

Muhasebede hesap tutmuyorsa kayıtlar yeniden incelenir.

Kamuda hesap tutmuyorsa kararlar yeniden incelenmelidir.

Muhasebede mizan bozulduğunda sebebi aranır.

Kamu yönetiminde adalet, liyakat, hukuk ve kamu yararı arasındaki denge bozulduğunda da sebebi aranmalıdır. Çünkü muhasebede açık nasıl kapatılmadan hesap kapanmıyorsa, kamu yönetiminde de adalet ve hesap verebilirlik sağlanmadan kurumların hesabı kapanmaz.

Belki de hepimizin kendimize sorması gereken en önemli soru şudur: Bugün kimden hesap soracağımızı düşünmekten önce, yarın hangi hesabı vereceğimizi düşünüyor muyuz? Çünkü insanın makamı geçer, yetkisi biter, koltuğu başkasına kalır veya imzası dosyalarda kalır ama yaptığı işlerin hesabı bir şekilde karşısına çıkar.

Muhasebede bir liralık açık günlerce aranıyorsa, kamu yönetiminde milyonların hakkındaki açığın da üstü örtülemez. Çünkü hesap, er ya da geç kapanır.

Mesele hesabın kapanıp kapanmayacağı değil; o hesap kapandığında bizim hangi tarafta duracağımızdır.