Ahmet Ünlü

Gazeteci & Köşe Yazarı

← Tüm yazılar

Hz. Ömer’in Yönetim Anlayışı: Makam Değil, Emanet!

Kamu görevinin itibarı, yöneticinin kabul ettiği hediyelerle değil, hiçbir menfaat karşılığında değişmeyecek tarafsızlığıyla korunur.

Bir devletin ahlakı, yöneticilerinin sahip olduğu makamlarla değil, o makamları nasıl kullandıklarıyla ölçülür. Kamu kaynaklarına gösterilen özen, atamalarda gözetilen liyakat, eleştiriye duyulan tahammül ve kişisel menfaat karşısındaki tutum, yönetimin gerçek niteliğini ortaya koyar.

Hz. Ömer’in yönetim anlayışını bugün de önemli kılan tam olarak budur. Onun mirası yalnızca adaletle anılmak değil; adaleti yönetimin ölçüsü, liyakati atamanın şartı, kamu malını emanet ve hesap vermeyi yöneticiliğin gereği saymaktır.

Peki, bugünün kamu yöneticileri bu anlayıştan ne kadar uzak, ne kadar yakın?

Adalet, makam sahibinden başlar

Hz. Ömer denildiğinde ilk akla gelen kavram adalettir. Ancak adalet, yalnızca mahkemelerde verilen kararlarla sınırlı değildir. Kamu kaynaklarının dağıtılmasından personel atamalarına, vatandaşla kurulan ilişkiden yöneticilerin kendi davranışlarına kadar her alanda kendisini göstermelidir.

Adaleti başkasından isteyen yönetici, önce kendisini o adaletin ölçüsüne tabi tutmalıdır.

Devletin imkânlarını kişisel konforu için kullanmamak, kamu göreviyle özel hayat arasına kesin bir sınır koymak, Hz. Ömer’in yönetim anlayışını anlatan tarihî örneklerin temel mesajlarından biridir.

Bugün makam odasını, aracını ve lojmanını göreve gelir gelmez değiştirmeyi doğal hak sayanlara; kamu araçlarını ailelerinin hizmetine sunanlara bu anlayışın hatırlatacağı çok şey var. Çünkü makam, kişiye ayrıcalık kazandıran bir mülk değil; millete hizmet için verilmiş bir emanettir.

Liyakat yoksa adalet de yara alır

Hz. Ömer’in yönetim anlayışında görevlendirmelerin ehliyet ve liyakat temelinde yapılması önemli bir yer tutar. Akrabalık, dostluk ve kişisel yakınlık, kamu görevinde yeterliliğin önüne geçmemelidir.

Bugün bir kamu görevlisinin yakını, gerekli şartları taşımadığı hâlde kamu kurumlarına yerleştiriliyorsa veya bir makam belirli çevrelerin önünü açmak için kullanılıyorsa mesele yalnızca yanlış bir atama değildir. Aynı zamanda hak edenlerin hakkının yenmesidir. Çünkü her kayırmacı atama, görünmeyen başka bir haksızlık üretir: Hakkı olduğu hâlde o göreve gelemeyen bir insanın boşa çıkarılan emeği ve zedelenen adalet duygusu…

Liyakat, yöneticinin yakınlarına tanıdığı imkân değil; herkese eşit uygulamak zorunda olduğu ölçüdür.

Kamu malı, yöneticinin şahsi serveti değildir

Hz. Ömer’e atfedilen ve kamu malı konusunda gösterdiği hassasiyeti anlatan tarihî örnekler, bugün için de güçlü bir ölçü sunmaktadır: Kamu imkânları kişisel çıkarlarla birbirine karıştırılmamalıdır.

Kurumdan iş alan firmalara ait imkânlardan yararlanmak, denetlenen şirketlerden hediye kabul etmek, kamu personelini özel işlerde kullanmak veya görev yetkisini yakınlarının ticari menfaatleri için değerlendirmek…

Bunların her biri, kamu görevinin kişisel çıkarla iç içe geçmesi riskini taşır.

Bir davranışın suç oluşturup oluşturmadığı ayrı bir hukuki meseledir. Ancak kamu görevlisinin tarafsızlığını tartışmalı hâle getirmesi de başlı başına ciddi bir etik sorundur.

Kamu görevlisi yalnızca haksız kazanç elde etmekten değil, kamu gücünü kişisel menfaat için kullanıyor izlenimi yaratmaktan da kaçınmalıdır.

Denetim yoksa makam, ayrıcalığa dönüşür

Hz. Ömer’in yöneticilerin davranışlarını takip ettiği, halkın şikâyetlerini dikkate aldığı ve görevi kötüye kullanma iddialarını araştırdığı yönündeki tarihî anlatılar, hesap verebilirliğin önemini gösterir.

Yönetici, makamına güvenerek eleştiriden kaçamaz. Kamu görevlisi olmak, denetlenmemek anlamına gelmez; aksine, daha fazla sorumluluk taşımak demektir.

Mal varlığındaki açıklanamayan artışlar, görevle bağdaşmayan menfaat ilişkileri, halka kötü davranılması ve kamu kaynaklarının amacı dışında kullanılması karşısında sessiz kalınması, yalnızca bireysel yanlışların değil, denetim mekanizmasının da sorgulanmasını gerektirir.

Denetimin olmadığı yerde ayrıcalık büyür; hesap sorulmadığında ise yanlış, zamanla alışkanlığa dönüşür.

Dalkavukluk, yönetimin görünmeyen düşmanıdır

Hz. Ömer’in istişareye önem veren yönetim anlayışı, bugünün yöneticileri için de önemli bir ders içerir: Her zaman haklı olduğunu düşünen, eleştiriyi kendisine karşı yapılmış bir saldırı sayan yönetici, doğru karar verme imkânını kendi eliyle daraltır.

Çevresinde yalnızca kendisini öven insanlar bulunan bir yönetici, bir süre sonra gerçekleri değil, duymak istediklerini işitir.

İstişare ise farklı görüşlerin özgürce dile getirilebildiği, gerektiğinde yöneticinin kendi kararını değiştirebildiği bir ortam gerektirir.

Yöneticinin büyüklüğü, kendisine kaç kişinin itaat ettiğinde değil; kendisine yanlışını söyleyenlere ne kadar tahammül edebildiğinde ortaya çıkar.

Hediye mi, beklenti mi?

Kamu görevlilerine verilen hediyeler de aynı hassasiyetle değerlendirilmelidir. Çünkü hediye bazen yalnızca nezaket değil, gelecekte bir karşılık beklemenin aracı olabilir.

Özellikle kamu görevlisinin kararlarından etkilenen kişilerden kabul edilen hediyeler, tarafsızlığa gölge düşürebilir ve kamu güvenini zedeleyebilir.

Burada belirleyici olan yalnızca hediyenin maddi değeri değildir. Asıl mesele, kamu göreviyle özel menfaat arasında bir bağ kurulup kurulmadığıdır.

Kamu görevinin itibarı, yöneticinin kabul ettiği hediyelerle değil, hiçbir menfaat karşılığında değişmeyecek tarafsızlığıyla korunur.

Bugün Hz. Ömer’i anmak ne anlama geliyor?

Hz. Ömer’i anmak, onun adını konuşmalara ve törenlere taşımakla tamamlanmaz. Onun yönetim anlayışını örnek almak; atamada yakını değil ehliyetliyi seçmek, kamu malını kendi malından daha dikkatle korumak, eleştiriyi susturmak yerine dinlemek, menfaat karşısında mesafeyi korumak ve gerektiğinde hesap vermektir.

Adaleti anlatırken kayırmacılığı sürdürmek, emanetten söz ederken kamu kaynaklarını kişiselleştirmek, istişareyi överken yalnızca alkış beklemek, söz ile uygulama arasındaki uçurumu büyütür.

Bir yöneticinin gerçek ölçüsü, ne kadar yüksek makamda bulunduğu değil, elindeki yetkiyi ne kadar adil kullandığıdır. Çünkü makamlar geçicidir; geride kalan, o makamda kimin hangi değerleri yaşattığıdır.

Hz. Ömer’in mirası, onu övmek değil; onun adına yakışır bir yönetim anlayışı ortaya koyabilmektir.

Devletin itibarı makamların ihtişamıyla değil, adaletin gücüyle yükselir. Liyakatle güçlenir, hesap verebilirlikle korunur ve kamu gücünün kişisel çıkarlara değil, milletin hizmetine sunulmasıyla anlam kazanır.

Çünkü devlet yönetiminde asıl mesele makama sahip olmak değil, o makamın emanetine layık olmaktır.