Ahmet Ünlü

Gazeteci & Köşe Yazarı

← Tüm yazılar

Pusuları rüzgar ölçer bürokratlara ninni kıvamında nasihatler

Bazen bir akademisyen bazen bir bürokrat bazen de bir siyasetçi sesinin boğulduğunun farkına vararak avazı çıktığı kadar bağırarak sesinin duyulmasını ister.

Bir akademisyenin çığlığı bazen yalnızca bir kişinin derdi değildir. Bazen bir kurumun susturamadığı vicdanıdır.

Akademisyen takipçilerimiz zaman zaman haklı bir sitemde bulunuyor: “Bizim sorunlarımızı neden yeterince gündeme getirmiyorsunuz?”

Doğrusu, bu sitemde haksız değiller. Çünkü üniversiteler yalnızca dersliklerden, laboratuvarlardan, akademik unvanlardan ve diplomalardan ibaret değildir. Üniversiteyi üniversite yapan, her şeyden önce soru sorabilen, itiraz edebilen, düşündüğünü söyleyebilen ve yanlış gördüğü yerde ses çıkarabilen insanlardır.

Geçtiğimiz günlerde bir akademisyenin görev yaptığı üniversitenin rektörüne yönelik isyanını okuyunca önce “Eyvah!” dedim.

Sonra başka bir soru aklıma takıldı:

Acaba bu yalnızca bir üniversitenin meselesi mi?

Acaba başka üniversitelerde de benzer rahatsızlıklar var mı?

Acaba bazı akademisyenler, gördükleri yanlışları söylemekle kariyerleri arasında tercih yapmak zorunda mı kalıyor?

Daha da önemlisi, bir akademisyen kendi üniversitesinde gördüğü bir problemi yüksek sesle dile getirebiliyorsa, bu cesaret midir, yoksa artık dayanacak gücünün kalmadığının işareti midir?

Bence bir akademisyenin çığlığı, sadece bir kişinin öfkesi olarak okunup geçilmemeli. Çünkü bazen bir kişinin yazdığı, yüz kişinin söylemeye cesaret edemediğidir.

Dert insanı söyletir

Derdi olmayanın ne yazısı okunur ne de türküsü dinlenir derler.

Dert gerçekten de insanı yazdırır, söyletir.

Neşet Ertaş'ın türkülerini farklı kılan da biraz budur.

O türkülerde yalnızca kelimeler yoktur.

Yaşanmışlık vardır.

Acı vardır.

Sevda vardır.

İtiraz vardır.

İnsanın içinden gelen ve dilin ucunda değil, gönlün derinliklerinde oluşan bir söz vardır.

Belki de bu nedenle bazı insanlar söylediğinde yalnızca konuşmaz; insanın içine dokunur.

Mesele aslında hangi mesleği yaptığımızdan çok, yaptığımız işin derdini taşıyıp taşımadığımızdır.

Bir akademisyen bilimin derdindeyse soru sorar.

Bir hâkim adaletin derdindeyse hakkaniyeti arar.

Bir bürokrat kamu hizmetinin derdindeyse işini kolaylaştırmaya çalışır.

Bir yönetici kurumunun geleceğinin derdindeyse kendisinden sonrasını düşünür.

Ama işin merkezine kurum değil de makam yerleştiğinde, her şey değişir.

O zaman soru artık: “Bu işin doğrusu nedir?” olmaktan çıkar.

“Bu işten bana ne çıkar?” sorusuna dönüşür.

İşte tam burada hasbilik hesabiliğe yenilir.

Pusulası rüzgâr ölçer

Bir bürokrat düşünün.

Pusulası harita değil, rüzgâr ölçer.

Kuzeyin neresi olduğunu bilmez; gücün nerede olduğunu bilir.

Hangi makam güçlüyse yönünü oraya çevirir.

Kim yükseliyorsa yanında görünür.

Hangi görüş makbul hâle gelmişse dün söylediklerini unutur, bugün o görüşün en hararetli savunucusu olur.

Dün kesin olan bugün “yanlış anlaşılmıştır.”

Geçen ay savunulan fikir bugün “zaten öyle denmek istenmemiştir.”

Dünün doğrusu, bugünün şartlarına göre yeniden yorumlanır.

Yarın rüzgâr başka yönden eserse, yarının doğrusu da hazırdır.

Bütün bunların adına da çoğu zaman: “Devlet tecrübesi” denir.

Oysa devlet tecrübesi başka bir şeydir.

Tecrübeli devlet adamı, değişen şartlar karşısında yöntemini değiştirebilir ama ilkesini değiştirmez.

Rüzgâra göre yön değiştiren ise yöntemini değil, omurgasını değiştiriyordur.

Eskiden buna “devlet terbiyesi” derdik.

Şimdilerde bazı yerlerde devlet terbiyesi ile her makama uygun ayrı bir eğilme koreografisi birbirine karıştırılıyor.

Unvan büyüdükçe omurga küçülüyorsa...

Bir rektörün çok sayıda görev üstlenmesi elbette tek başına eleştirilecek bir durum değildir.

Ancak görev ve yetki arttıkça başka şeylerin de artması gerekir:

Sorumluluk.

Hesap verebilirlik.

Liyakat.

Temsil yükü.

Bir makam büyüdükçe insanın daha fazla konuşması değil, daha fazla sorumluluk alması beklenir.

Yetki genişledikçe bahanelerin değil, hesap verme iradesinin büyümesi gerekir.

İmza sayısı arttıkça sorumluluk da artmalıdır.

Fakat bazen tam tersi olur.

Unvan yükselir.

Görevler çoğalır.

Yetki genişler.

Ama cümleler kısalır.

Netlik “uygunluk”a dönüşür.

İlke “zamanlamaya” bırakılır.

Duruş ise “şartlara göre değerlendirme”ye evrilir.

İşte o zaman durup sormak gerekir:

Biz burada gerçekten yöneticilik mi görüyoruz, yoksa makamın rüzgârına göre şekil değiştiren bir bürokratik organizma mı?

Dün doğru olan bugün neden yanlış anlaşılır?

Bazı yöneticilerin hafızası nedense makamlarla birlikte değişir.

Dün söylediğini bugün hatırlamaz.

Geçen ay savunduğunu bu ay sahiplenmez.

Dün eleştirdiğini bugün över.

Zor bir soru geldiğinde mekanizma hep aynıdır:

Önce tebessüm.

Sonra biraz nezaket.

Ardından topu taca atma.

Son aşamada ise: Komisyon.

Komisyonlar gerçekten önemlidir.

Kurumsal yönetimin vazgeçilmez araçlarından biridir.

Ama komisyon, karar vermenin değil karar vermemiş görünmenin aracına dönüşürse orada başka bir sorun vardır.

Bir sorun çıkar.

Komisyon kurulur.

Bir toplantı yapılır.

Tutanak tutulur.

Bir başka toplantı planlanır.

Sonra konu biraz daha değerlendirilir.

Sonunda herkes çok çalışmış olur ama kimse neyin çözüldüğünü anlayamaz.

İnsan ister istemez sorar:

Üniversitenin asli görevi bilim üretmek mi, yoksa toplantı üretmek mi?

Görünmek ile başarılı olmak aynı şey değildir

Çağımızda bir başka yönetim biçimi daha gelişti: Görünürlük yönetimi.

Her ziyaret paylaşılır.

Her toplantı fotoğraflanır.

Her görüşme “önemli temas” olur.

Her konuşma “vizyon” olarak sunulur.

Her tebrik bir başarı hikâyesine dönüştürülür.

Sosyal medya hesabına baktığınızda yöneticinin ne kadar çalışkan olduğunu düşünürsünüz.

Fakat bir başka soruyu sormayı da ihmal etmemek gerekir:

Peki kurum ne üretti?

Çünkü görünürlük ile başarı aynı şey değildir.

Çok toplantı yapmak çok iş yapmak değildir.

Çok konuşmak çok şey söylemek değildir.

Çok fotoğraf vermek çok şey başarmak değildir.

Bir kurumun başarısını sosyal medya paylaşımının sayısıyla değil, ürettiği değerle ölçmek gerekir.

Güçlüye “saygı”, zayıfa “mevzuat”

Belki de bazı yöneticilerin gerçek fotoğrafını tek bir cümleyle çekmek mümkün:

Güçlüye saygı, zayıfa mevzuat.

Bir amirin niteliği kendisinden güçlü olanlara karşı davranışında değil, kendisine karşı koyamayacak durumda olanlara nasıl davrandığında ortaya çıkar.

Güçlü karşısında son derece nazik, zayıf karşısında son derece sert olan yöneticiden çekinmek gerekir. Çünkü burada hukuk değil, güç dengesi vardır.

Astının en küçük hatasında mevzuatı hatırlayan ama güçlü bir makamın hatası karşısında “Şartları değerlendirmek gerekir” diyen yönetici aslında mevzuata değil, gücün kendisine bağlıdır.

İyi yönetici yukarıya gösterdiği nezaketle değil, aşağıya gösterdiği adaletle ölçülür.

Risk geldiğinde astını öne sürmek

Bir de başka bir yönetici tipi vardır.

Risk geldiğinde astlarını öne çıkarır.

Başarı geldiğinde kendisi öne çıkar.

Sorun olduğunda: “İlgili birimler gerekli çalışmayı yapacaktır.”

Başarı olduğunda: “Bizim ortaya koyduğumuz vizyon sayesinde...”

Hata olduğunda: “Konuyu değerlendirmek üzere gerekli mekanizmalar işletilecektir.”

Başarı olduğunda: “Bu konuda önemli bir çalışma gerçekleştirdik.”

Böyle bir yönetim anlayışında yetki yukarıda toplanır, risk aşağıya dağıtılır.

Oysa yöneticilik bunun tam tersini gerektirir.

Yetkiyi paylaşmak, sorumluluktan kaçmak değildir.

İyi yönetici başarıyı ekibiyle paylaşır, hatanın sorumluluğunu ise ekibinin üzerine bırakmaz.

Her makama başka dil, her döneme başka duruş

Bazı insanların en büyük yeteneği çok konuşmalarıdır.

Fakat söylediklerini yan yana koyduğunuzda ortada hiçbir şey kalmaz.

Her makama başka bir cümle.

Her döneme başka bir söylem.

Her güce başka bir yakınlık.

Her riske başka bir açıklama.

Sonra bütün bunların üzerine “vizyon”, “strateji”, “kurumsal temsil” ve “devlet ciddiyeti” kelimelerini yerleştirirsiniz.

İşte size kusursuz bir bürokratik ambalaj.

Fakat ambalajı açtığınızda bazen içeride koskoca bir hiçlik vardır.

Bütün mesele de budur.

Çok görünmek.

Çok konuşmak.

Çok toplantı yapmak.

Çok görev taşımak.

Çok makam ziyaret etmek.

Ama bütün bunları topladığınızda kurum adına ortaya elle tutulur bir değer çıkmıyorsa, yöneticilik ile yöneticilik görüntüsü arasındaki farkı konuşmanın zamanı gelmiştir.

Hasbilik hesabiliğe yenilirse

Devlet ciddiyeti önemlidir.

Bürokratik nezaket önemlidir.

Makamın ağırlığı önemlidir.

Temsil kabiliyeti önemlidir.

Ama bunların hiçbiri hakikatin yerine geçemez.

Bir yöneticinin herkese karşı nazik olması başka şeydir.

Herkese göre başka bir insan olması başka.

Birincisi diplomasi olabilir.

İkincisi karakter meselesidir.

Hasbi insan: “Kurum için doğru olan nedir?” diye sorar.

Hesaplı insan: “Bunun bana ne getirisi olur?” diye düşünür.

Hasbi yönetici makamını kurum için kullanır.

Hesaplı yönetici kurumu makamı için kullanır.

İşte bu nedenle, hasbilik hesabiliğe yenildiğinde kurumlar yavaş yavaş içten çürümeye başlar.

Asıl tehlike kötü yönetici değil, sessiz kurumdur

Fakat bütün bunların en tehlikeli tarafı belki de yöneticinin kendisi değildir.

Çevresidir.

Çünkü kötü yönetici çoğu zaman yalnız değildir.

Etrafında onu alkışlayanlar bulunur.

Bazıları gerçekten inandığı için.

Bazıları makamdan çekindiği için.

Bazıları gelecekte bir görev beklediği için.

Bazıları da sadece: “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” dediği için.

Sonra kurumda tuhaf bir sessizlik oluşur.

Herkes sorunu görür.

Ama kimse konuşmaz.

Herkes yanlışın farkındadır.

Ama ilk itiraz eden olmak istemez.

Günün sonunda ise yanlış yönetim normalleşir.

İşte kurumları asıl çürüten şey budur.

Yanlışın yapılması değil, yanlışın zamanla normal kabul edilmesi.

Bir akademisyenin çığlığı neden önemlidir?

Bu nedenle bir akademisyen yöneticisini eleştirdiğinde ilk sorumuz: “Acaba neden böyle yazdı?” olmamalıdır.

Önce şunu sormalıyız: “Acaba ne yaşandı?”

Elbette her eleştiri haklı değildir.

Her iddia doğru değildir.

Her yönetici eleştirisi gerçeği yansıtmayabilir.

Bunların hepsi araştırılmalı, doğrulanmalı ve gerektiğinde karşı görüş de dinlenmelidir.

Ama bir akademisyen, görev yaptığı kurumla ilgili rahatsızlığını kamuoyuna taşıyacak noktaya gelmişse, o sözleri yalnızca “kişisel bir husumet” olarak görüp geçmek de doğru değildir. Çünkü bazen bir kişinin şikâyeti, aslında kurumsal bir problemin ilk görünür işaretidir.

Üniversite alkış üretmez, çözüm üretir

Üniversite yöneticinin alkışlandığı yer değildir.

Üniversite, yöneticinin de sorgulanabildiği yerdir.

Bilim zaten bunun üzerine kuruludur.

Bilim insanı: “Emin miyiz?” diye sorar.

“Bunun kanıtı nedir?” diye sorar.

“Başka türlü olabilir mi?” diye sorar.

“Yanlış yapıyor olabilir miyiz?” diye sorar.

Üniversite kendi içinde bu soruları sormaktan korkmaya başladıysa, binalar yerinde dursa, akademik unvanlar dağıtılsa, konferanslar yapılsa bile üniversitenin ruhunda bir problem var demektir. Çünkü bilimin geliştiği yerde itiraz vardır.

İtirazın olmadığı yerde ise çoğu zaman bilim değil, itaat gelişir.

Sonunda kaybeden kişi değil, kurum olur

Bir rektör gelir.

Bir rektör gider.

Bir bürokrat yükselir.

Bir başka göreve atanır.

Bir makam bugün vardır, yarın yoktur.

Ama kurum kalır.

İşte yöneticinin kendisine sorması gereken en önemli soru da budur: “Ben bu makamdan ayrıldığımda nasıl bir kurum bırakacağım?”

Kendisinden sonra gelen yöneticinin işini kolaylaştıran mı?

Çalışanın kendisini güvende hissettiği mi?

Akademisyenin düşüncesini özgürce söyleyebildiği mi?

Başarının kişiye değil kuruma yazıldığı mı?

Hatanın örtülmediği, düzeltildiği mi?

Yoksa herkesin birbirinden çekindiği, kimsenin açık konuşmadığı, sorunların komisyonlarda bekletildiği, başarıların kişiselleştirildiği ve sorumluluğun aşağıya doğru dağıtıldığı bir kurum mu? Çünkü makam mülk değil emanettir.

Emaneti devralan kişinin görevi de kendisinden sonrakine daha güçlü bir kurum bırakmaktır.

Rüzgâr değişir, kurum kalır

Bir bürokratın pusulası rüzgâr ölçerse yönünü hiçbir zaman gerçekten bulamaz.

Çünkü rüzgâr değişir.

Bugün kuzeyden eser.

Yarın güneyden.

Bugün bir makam güçlüdür.

Yarın başka bir makam.

Bugün alkışlanan kişi yarın eleştirilebilir.

Bugün makbul olan görüş yarın değişebilir.

İlke sahibi insan ise rüzgâra bakmaz. Pusulasına bakar.

Çünkü bilir ki:

Makam geçicidir.

Unvan geçicidir.

Güç geçicidir.

Alkış geçicidir.

Ama geride bırakılan kurum kalır.

Bu nedenle üniversitelerin ve kamu kurumlarının ihtiyacı, her rüzgârda yön değiştiren yöneticiler değildir.

Rüzgâr ne kadar sert eserse essin yönünü değiştirmeyen insanlardır.

İyi yönetici, güçlü olanın yanında duran değildir.

Doğru olanın yanında durandır.

İyi bürokrat, yukarıya bakarak yönünü belirleyen değildir.

Hukuka, liyakate ve kamu yararına bakarak yönünü belirleyendir.

İyi akademisyen ise alkış bekleyen değil, gerektiğinde alkışın kesileceğini bilerek doğru bildiğini söyleyebilendir.

Belki bugün üniversitelerimizin en çok ihtiyacı olan şey tam da budur:

Daha çok alkışlayan değil, daha çok soru soran insanlar. Çünkü bir kurumda herkes aynı yöne bakıyorsa, bunun sebebi herkesin aynı şeyi düşünüyor olması olmayabilir.

Belki de kimse rüzgâra karşı dönmeye cesaret edemiyordur.

İşte o zaman mesele artık tek bir rektör değildir.

Tek bir bürokrat değildir.

Tek bir akademisyen de değildir.

Mesele, kurumların omurgasını koruyup koruyamadığıdır.

Unutmayalım ki: Rüzgârın yönünü değiştiremeyiz. Ama pusulamızı rüzgâra teslim edip etmemek bizim tercihimizdir.