Ahmet Ünlü

Gazeteci & Köşe Yazarı

← Tüm yazılar

SPK'ya 130 uyarı, sıfır tedbir: Bu yangını kimler görmek istemedi?

Hürriyet yazarı Sayın Abdülkadir Selvi, bugünkü yazısında fon soruşturmasıyla ilgili son derece dikkat çekici bilgiler paylaştı.

Teknik ve karmaşık bir dosyanın ayrıntılarına bu kadar hâkim bir yazı kaleme aldığı için kendisini ayrıca tebrik etmek gerekiyor. Ancak yazısındaki bazı iddialar, sadece bir köşe yazısının konusu olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Çünkü ortada “130 kez uyarı” iddiası var. Evet, yanlış okumadınız: 130 kez.

Selvi'nin aktardığına göre, İstanbul Borsası tarafından soruşturmayı yürüten birimlere gönderilen raporda, şüpheli fonlarla ilgili olarak 2025 yılından bu yana tam 130 kez uyarıda bulunulduğu, buna rağmen SPK tarafından gerekli dikkatin gösterilmediğinin ifade edildiği belirtiliyor.

Eğer bu bilgi doğruysa, artık ortada basit bir “ihmal” tartışması yapılamaz. Çünkü bir kurumun bir kez uyarılması başka şeydir, on kez uyarılması başka… 130 kez uyarılması ise bambaşka bir şeydir.

Birinci uyarıda fark edememiş olabilirsiniz.

İkinci uyarıda gözünüzden kaçmış olabilir.

Üçüncüde yoğunluk diyebilirsiniz.

Peki ya 130'uncuda?

130 kez aynı konuda uyarı yapılmışsa, artık sorun uyarının duyulmaması değil; uyarıya rağmen neden harekete geçilmediğidir.

İşte asıl cevaplanması gereken soru budur.

130 defa uyarı yapıldı mı?

Öncelikle şu sorunun cevabı net olarak ortaya konulmalıdır: Borsa İstanbul tarafından gerçekten 130 ayrı uyarı yapıldı mı?

Yapıldıysa;

  • Bu uyarılar hangi tarihlerde yapıldı?

  • Hangi birimlere gönderildi?

  • Kimler tarafından teslim alındı?

  • Kimler tarafından incelendi?

  • Hangi yöneticilerin bilgisine sunuldu?

  • Bu uyarıların her biri hakkında hangi işlem yapıldı?

  • Hangi tarihte hangi karar alındı?

  • Neden gerekli tedbirler zamanında uygulanmadı?

Belki de en önemlisi: 130 uyarının ardından harekete geçmeyen veya geçilmesini sağlamayan kişiler kimlerdi?

Bunların cevabı verilmeden bu dosyanın gerçek anlamda aydınlatılması mümkün değildir. Çünkü kamu yönetiminde bazen bir karar, onlarca sayfalık rapordan daha fazla şey anlatır.

Bazen de alınmayan bir karar, alınmış bir karardan çok daha fazla sorumluluk doğurur.

Şüphe varsa neden beklenir?

Sermaye piyasalarının en temel unsurlarından biri güvendir. Milyarlarca liralık işlemin gerçekleştiği bir piyasada yatırımcı, her şeyi kendisinin denetlemesini beklemez.

Bunun için düzenleyici ve denetleyici kurumlar vardır.

SPK'nın varlık sebebi de tam olarak burada ortaya çıkar.

Piyasada olağan dışı bir durum görüldüğünde, şüpheli işlemler tespit edildiğinde, risk işaretleri ortaya çıktığında sistemin görevi beklemek değil, harekete geçmektir.

Çünkü finans piyasalarında bazı ihmallerin telafisi yoktur.

Bugün görmezden gelinen bir risk, yarın milyarlarca liralık zarara dönüşebilir.

Bu nedenle “Neden müdahale edilmedi?” sorusu, “Ne oldu?” sorusundan daha önemlidir.

Dönemin SPK Başkanı için soruşturma izni istenmesi tesadüf gibi görünmüyor

Diğer taraftan, dönemin SPK Başkanı hakkında savcılığın soruşturma izni istediği ve Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından ön inceleme başlatıldığı belirtiliyor.

Burada hukuk devletinin gereği açıktır: Henüz kesinleşmiş bir sorumluluktan söz edilemez.

Ön inceleme yapılır.

Belgeler incelenir.

Kimin ne bildiği, ne zaman bildiği ve ne yaptığı ortaya çıkarılır.

Varsa sorumlular hakkında gerekli hukuki süreç işletilir.

Ama soruşturmanın varlığı bile şu soruyu daha önemli hâle getiriyor: Kurumun en üst makamlarına kadar ulaşan uyarılar varsa, bu uyarılar neden sonuç üretmedi? Eğer gerçekten 130 uyarı yapıldığı ortaya çıkarsa, artık mesele yalnızca bir kişinin ihmali olmaktan çıkar. Bir karar mekanizmasının nasıl çalıştığı veya neden çalışmadığı araştırılmalıdır.

TERA dosyasındaki iddialar da ayrı bir soru işareti

Selvi'nin yazısındaki bir başka bölüm ise daha da dikkat çekici.

Aktarılan bilgilere göre Tera'nın borsaya açılma sürecinde SPK üyeleri Muttalip Ünal ve Ali Akay'ın, fonun yapısının zayıf olduğu ve borsaya açılmaya müsait olmadığı yönünde görüş bildirdikleri ve bu nedenle imza atmadıkları ifade ediliyor.

Sonrasında ise bu iki ismin 30 Ekim 2022 tarihinde görevden alındığı; Tera'nın da yaklaşık iki ay sonra, Aralık 2022'de borsaya açıldığı aktarılıyor.

Eğer olaylar gerçekten bu şekilde gerçekleşmişse, burada cevaplanması gereken sorular kendiliğinden ortaya çıkıyor:

Neden şerh düşüldü?

Şerhin gerekçesi neydi?

Kurula sevk yazısında hangi değerlendirmeler vardı?

Şerh koyan üyelerin itirazları neydi?

Bu itirazlara karşı hangi hukuki ve teknik gerekçeler ileri sürüldü?

En önemlisi ise: Kurul kararının oluşum sürecinde kim ne söyledi, kim neye itiraz etti, kim hangi gerekçeyle imza attı?

Bunlar ortaya çıkmadan “kim sorumlu?” sorusuna sağlıklı cevap vermek mümkün değildir.

Şerh bazen bir imzadan daha değerlidir

Kamu kurumlarında şerh mekanizması boşuna bulunmaz.

Bir kurul üyesi bir karara şerh koyuyorsa aslında şunu söylüyordur: “Bu kararın doğru olmadığını düşünüyorum ve ileride bunun hesabının sorulabileceğini öngörüyorum.”

Bu nedenle şerhler son derece önemlidir. Çünkü şerh, kararın arka planındaki tartışmayı görünür hâle getirir.

Hele ki daha sonra büyük bir sorun ortaya çıkmışsa, o şerhin neden yazıldığı artık çok daha büyük önem kazanır.

Bu nedenle Tera sürecinde gerçekten böyle bir şerh varsa, kamuoyunun bilmek istediği şey yalnızca “Kim imza attı?” değildir.

Asıl soru şudur: “İmza atmayanlar neden imza atmadı?” ve onların itirazları neden dikkate alınmadı?

Bürokraside asıl tehlike: Yanlış kararlar değil, uyarılara rağmen verilen kararlar

Bir bürokrat hata yapabilir.

Bir yönetici yanlış değerlendirmede bulunabilir.

Bir kurul yanlış karar verebilir.

Bunların hepsi yönetimin doğasında vardır. Ancak bir sistem açısından çok daha tehlikeli olan başka bir durum vardır: Riskin önceden görülmesi ve buna rağmen gerekli tedbirin alınmaması. Çünkü o zaman mesele artık “öngörememek” değildir.

Öngörülen bir riske rağmen harekete geçmemektir.

İşte 130 uyarı iddiası doğruysa, soruşturmanın özellikle bu noktaya odaklanması gerekir.

Kim biliyordu?

Kim uyardı?

Kim karar verdi?

Kim imza attı?

Kim imza atmadı?

Kim itiraz etti?

Kim itirazı dikkate almadı?

Nihayetinde: Kim, hangi yetkisini kullanarak ne yaptı veya yapmadı?

“BİR ŞEYLER YANLIŞ GİDİYOR” DENİLDİĞİNDE NEDEN DURULMADI?

Bir yangın düşünün.

İlk duman çıktığında müdahale ederseniz belki bir odayı kurtarırsınız.

İkinci alarmda müdahale ederseniz belki binayı.

Ama alarm 130 kez çalıyorsa artık “yangını neden göremedik?” sorusu anlamsızlaşır.

Asıl soru şudur: “Alarmı neden susturduk?”

Fon soruşturması bakımından da tartışılması gereken mesele budur.

Eğer gerçekten 130 ayrı uyarı yapılmışsa, burada yalnızca fonların nasıl büyüdüğünü değil, denetim mekanizmasının neden zamanında devreye girmediğini konuşmamız gerekiyor. Çünkü piyasalar yalnızca kötü niyetli kişiler yüzünden zarar görmez.

Bazen sistemin zayıf noktalarını bilenler çıkar.

Bazen denetim yetersiz kalır.

Bazen de en tehlikelisi olur: Uyarılar gelir, raporlar hazırlanır, riskler görülür ama karar gecikir.

20 milyar dolarlık iddia varsa 130 uyarının hesabı da verilmelidir

Ortada yaklaşık 20 milyar dolarlık bir zarardan söz edilen son derece ağır iddialar var.

Bu rakam doğruysa, artık yalnızca birkaç kişinin ne yaptığı tartışılmamalıdır.

Sistemin tamamı masaya yatırılmalıdır. Çünkü milyarlarca dolarlık kayıp iddiasının arkasında yalnızca “kötü niyetli kişiler” aranırsa, asıl ders kaçırılmış olur.

Asıl sorulması gereken şudur: Bu insanlar bunu yaparken sistem neredeydi?

Denetim neredeydi?

Kontrol mekanizması neredeydi?

Uyarılar neredeydi?

Eğer gerçekten 130 uyarı varsa: 130 uyarı neden 130 tedbire dönüşmedi?

Şimdi hesap verme zamanı

Bu dosyanın siyasi tartışmaların ötesine taşınması gerekiyor. Çünkü mesele bir kurumun veya birkaç kişinin itibarı meselesi değildir.

Mesele, sermaye piyasalarına duyulan güven meselesidir.

Yatırımcı parasını piyasaya koyarken sadece şirketlere değil, o piyasayı denetleyen kurumlara da güvenir.

O nedenle soruşturmanın sonunda yalnızca “kim suçlu?” sorusunun değil;

“Kim ne zaman neyi biliyordu?”

“Kim kimi uyardı?”

“Uyarıdan sonra ne yapıldı?”

“Neden daha erken müdahale edilmedi?”

sorularının da cevapları ortaya çıkmalıdır.

Eğer gerçekten 130 uyarı yapılmışsa, artık kimsenin “haberimiz yoktu” deme lüksü bulunmamalıdır. Çünkü bir kez uyarılmak ihmaldir. Belki ikinci kez uyarılmak dikkatsizliktir. Ama 130 kez uyarılmak ve hâlâ gereğini yapmamak, eğer soruşturma sonucunda doğrulanırsa, çok daha ağır bir soruyu beraberinde getirir:

“Bu sistem çalışmadı mı, yoksa çalıştırılmadı mı?”

İşte bütün mesele burada. Şimdi herkesin gözü soruşturmanın sonucunda. Çünkü eğer anlatılanların önemli bir bölümü doğrulanırsa, ortada yalnızca kaybedilmiş milyarlar yoktur.

Kaybedilmiş bir denetim mekanizması, zedelenmiş bir kurumsal güven ve cevabı bekleyen çok ağır sorular vardır.

O yüzden henüz “cenaze namazı” kılmak için değil; Önce bu cenazenin nasıl ve kimlerin ihmaliyle bu noktaya geldiğini bütün çıplaklığıyla ortaya çıkarmak için zamandır. Çünkü gerçek hesaplaşma, paranın nereye gittiğini bulmakla değil, uyarıların neden duyulmadığını ortaya çıkarmakla başlayacaktır.