İçeriğe geç

Ahmet Ünlü

Gazeteci & Köşe Yazarı

← Tüm yazılar

Yedi Sekiz Hasan Paşa'dan günümüze: Liyakat değil sadakat arayan yöneticiler

Devlet yönetiminde liyakatin yerini sadakatin alması yeni bir hastalık değildir. Osmanlı'dan günümüze uzanan bu anlayışın en dikkat çekici örneklerinden biri, Sultan II. Abdülhamid'in en güvendiği isimlerden Yedi Sekiz Hasan Paşa'dır.

Çorum'da dünyaya gelen Hasan Paşa, askerlik mesleğine alt kademelerden başlamış, zamanla Beşiktaş Muhafızlığına ve nihayet ordunun en yüksek rütbelerinden biri olan müşirliğe kadar yükselmiştir.

Hasan Paşa'nın halk arasında yaygınlaşan lakabının, okuma yazma bilmediği ve imzasını Arap rakamlarıyla yedi ve sekiz yazarak attığı yönündeki rivayetten kaynaklandığı anlatılır. Ancak son yıllardaki akademik araştırmalar, bu anlatının tarihî belgelerle doğrulanmadığını, Hasan Paşa'nın sıbyan mektebinde eğitim gördüğünü ve kendi imzasının bulunduğunu ortaya koymaktadır.

Dolayısıyla mesele, bir kişinin okuma yazma bilip bilmemesinden çok daha önemlidir.

Asıl soru şudur: Bir insan, görevini gereği gibi yapabilecek mesleki yeterliliğe sahip olduğu için mi yükseltilmiştir, yoksa yöneticisine duyduğu sadakat nedeniyle mi?

Sadakat, yükselmenin anahtarı olunca...

Hasan Paşa'nın hayatındaki en önemli dönüm noktalarından biri, 20 Mayıs 1878'de meydana gelen Çırağan Vakası'dır.

Ali Suavi ve beraberindekilerin V. Murad'ı yeniden tahta çıkarmak amacıyla gerçekleştirdikleri baskına müdahale eden Hasan Paşa, Ali Suavi'yi sopayla vurarak öldürmüş ve girişimin bastırılmasında önemli rol oynamıştır.

Bu olayın ardından Sultan II. Abdülhamid'in güvenini daha da kazanmış, çeşitli nişan ve rütbelerle ödüllendirilmiş, 1900 yılında ise müşirliğe yükselmiştir.

Elbette Hasan Paşa'nın cesareti, askerî tecrübesi ve gösterdiği hizmetler yok sayılamaz. Ancak kendisi Harbiye eğitimi almış, modern askerî öğretimden geçmiş bir kurmay subay değildi. Buna rağmen ordunun en yüksek rütbelerine ulaşması, dönemin yükselme sisteminde hükümdara bağlılığın ne kadar belirleyici olabildiğini göstermektedir.

Üstelik Hasan Paşa, yalnızca Beşiktaş'ın güvenliğinden sorumlu bir komutan değildi. Kendisine bağlı hafiyeler aracılığıyla saraya bilgi aktaran, padişaha yakınlığı sayesinde geniş bir nüfuz elde eden güçlü bir isimdi.

İşte kamu yönetimi açısından üzerinde durulması gereken husus tam da budur.

Bir yöneticinin gözünde sadakat, liyakatin önüne geçtiğinde makamlar ehliyetin değil, güven ilişkisinin ödülüne dönüşür.

Makama sadakat ile devlete sadakat aynı şey değildir

Devlet yönetiminde sadakat elbette önemlidir. Ancak bu sadakatin yöneldiği yer, kişilerin şahsı değil; devletin hukuku, kurumların itibarı ve kamu yararı olmalıdır.

Ne yazık ki bazı yönetim anlayışlarında liyakatli ancak gerektiğinde itiraz edebilen bürokratlar yerine, her söyleneni onaylayan kişiler tercih edilmektedir.

Bu anlayışta yöneticinin sorduğu soru değişir: "Bu görevi en iyi kim yapar?" sorusu yerini, "Bana en bağlı kimdir?" sorusuna bırakır.

Ardından kamu yönetiminde tanıdık bir tablo ortaya çıkar. Bilgisiyle değil yakınlığıyla yükselenler, başarısıyla değil sadakatiyle ödüllendirilenler, yanlışlara itiraz edenler yerine her karara alkış tutanlar...

Böyle bir ortamda liyakatli insanların sayısı azalmaz; fakat liyakatlerinin değeri azalır.

Daha da kötüsü, yetkin kişilerin önünün kesildiği kurumlarda zamanla nitelikli insan yetiştirme kapasitesi de zayıflar.

Yedi Sekiz Hasan Paşalar bugün de var mı?

Elbette tarihî kişileri yaşadıkları dönemin şartlarından bağımsız değerlendirmek doğru değildir. Ancak geçmişteki yönetim anlayışları günümüz için önemli dersler barındırmaktadır.

Bugün de kamu kurumlarının başına getirilirken mesleki birikiminden çok kişisel yakınlığına bakılan yöneticiler varsa, geçmişten yeterince ders çıkarılmamış demektir.

Bir kamu yöneticisinin en önemli özelliği, üst makamlara kayıtsız şartsız bağlılığı değil; mevzuata hâkimiyeti, karar alma yeteneği, dürüstlüğü, yöneticilik becerisi ve kamu yararını koruma iradesi olmalıdır. Çünkü sadakat, ehliyetin yerine geçtiğinde kurumlar güçlenmez; yalnızca yöneticilerin çevresi güçlenir.

Üstelik sadakatle makama getirilen kişi, kendisini kamuya karşı değil, o makama getiren kişiye karşı borçlu hissedebilir. Böylece hesap verme sorumluluğu da tersine döner.

Devlete sadık yönetici mi, yöneticiye sadık bürokrat mı?

Yedi Sekiz Hasan Paşa'nın hayatı bize yalnızca Osmanlı'daki bir yükselme hikâyesini değil, kamu yönetiminin değişmeyen sorunlarından birini de düşündürmektedir.

Bir kişinin cesur, çalışkan ve sadık olması elbette değerlidir. Ancak bu özellikler, üstleneceği her göreve ehil olduğunu tek başına göstermez.

Devletin ihtiyacı, her emre itirazsız boyun eğen bürokratlar değil; gerektiğinde üstüne yanlış yaptığını söyleyebilen, hukuka bağlı, bilgili ve liyakatli yöneticilerdir. Çünkü yöneticisine sadık olan bir bürokrat, onun makamını koruyabilir. Fakat devlete ve hukuka sadık olan bir bürokrat, kurumunu korur.

Asıl mesele de budur: Devlet yönetiminde Yedi Sekiz Hasan Paşalar yetiştirmek değil, liyakati kişilere bağlılığın üzerinde tutan bir sistem kurabilmek.

Unutmayalım, sadakat makam kazandırabilir; ancak devleti ayakta tutan liyakattir.