İçeriğe geç

Ahmet Ünlü

Gazeteci & Köşe Yazarı

← Tüm yazılar

Kamu yönetiminde liyakatin yerini sadakat, ehliyetin yerini yakınlık ve tecrübenin yerini referansın alırsa!

Bir devletin kurumsal çürümesi, yanlışların yapılmasıyla başlar; yanlışların görmezden gelinmesiyle derinleşir; yanlış yapanların korunup doğruları söyleyenlerin cezalandırılmasıyla tehlikeli bir aşamaya ulaşır.

Aradan yaklaşık bin yıl geçmiş. Devletler değişmiş, yönetim sistemleri gelişmiş, kanunlar çoğalmış, denetim kurumları kurulmuş. Ancak devlet yönetiminde yaşanan sorunlara bakıldığında insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Bin yıl önce bilinen doğruları bugün neden uygulamakta zorlanıyoruz?

Büyük Selçuklu Devleti'nin meşhur veziri Nizâmülmülk tarafından kaleme alınan Siyasetnâme, yalnızca tarihî bir eser değil, aynı zamanda devlet yönetiminin nasıl olması ve nasıl olmaması gerektiğini anlatan önemli bir yönetim rehberidir.

51 fasıldan oluşan eserde devlet adamlarının taşıması gereken özelliklerden liyakate, adaletten kamu kaynaklarının korunmasına, yöneticilerin denetlenmesinden istişarenin önemine kadar pek çok konu, dikkat çekici hikâyelerle anlatılmaktadır.

Siyasetnâme'yi önemli kılan husus, devlet yönetimindeki sorunları yalnızca teşhis etmekle kalmayıp bunların çözümüne ilişkin ilkeler de ortaya koymasıdır.

Eseri okuduğunuzda, bugün yaşadığımız birçok sorunun aslında asırlar önce görüldüğünü ve çözümünün de gösterildiğini fark ediyorsunuz.

Demek ki mesele doğruları bilmemek değil, bilinen doğruları uygulayacak iradeyi gösterememektir.

Gelin, Nizâmülmülk'ün yaklaşık bin yıl önce devlet adamlarına yaptığı uyarılara ve bunların günümüz kamu yönetimi açısından ne anlama geldiğine birlikte bakalım.

1. Kamu gücünü kullanan herkes hesap verebilmelidir

Nizâmülmülk, devlet adına görev yapanların ellerindeki yetkileri kötüye kullanabileceğine dikkat çekerek yaptıkları işlerin kayıt ve denetim altında tutulması gerektiğini anlatır. Çünkü kamu gücünü elinde bulunduran kişi, yalnızca kendi hakkı üzerinde değil, başkalarının hakları üzerinde de etkili olabilecek kararlar vermektedir. Bu nedenle yetkinin olduğu yerde denetim, kamu kaynağının bulunduğu yerde hesap verme sorumluluğu bulunmalıdır.

Devletin imkânlarını kendi imkânı, kamu kaynaklarını şahsi serveti, kamu makamlarını da özel mülkü gibi gören bir yönetici, devlet adamı değil, kamu gücünü istismar eden kişidir.

Bugün şeffaf yönetim, hesap verebilirlik, mali saydamlık ve kamu etiği olarak ifade ettiğimiz ilkelerin özünde bu anlayış yatmaktadır.

Kamu görevlisi öyle işler yapmalıdır ki yarın bütün kararları, harcamaları ve işlemleri kamuoyuna açıklandığında mahcup olmasın.

Esasen iyi yönetimin ölçüsü de budur: Ortaya çıktığında utanılacak iş, baştan yapılmamalıdır.

2. Devlet adamının gerçek değeri makamında değil, ahlakında ve adaletindedir

Siyasetnâme'de üzerinde önemle durulan hususlardan biri, devlet adamlarının ahlaklı, dürüst, güvenilir ve adaletli olmasıdır.

Nizâmülmülk, hükümdarın çevresindeki yardımcıların yanlış kişilerden seçilmesinin devlete büyük zararlar verebileceği üzerinde durur.

Gerçekten de devlet yönetiminde en büyük tehlikelerden biri, yöneticinin çevresini kendisine doğruları söyleyen insanlarla değil, hoşuna gidecek sözleri söyleyen kişilerle doldurmasıdır.

Bir yönetici düşünün.

Çevresindeki herkes onu övüyor, bütün kararlarını alkışlıyor, hiçbir yanlışına itiraz etmiyor. Ancak aynı kişiler kendi menfaatleri için kamu kaynaklarını kullanmaktan da çekinmiyor.

Böyle bir ortamda yöneticinin güçlü görünmesi, devletin güçlü olduğu anlamına gelmez. Çünkü devletleri yalnızca kötü yöneticiler değil, kötü yöneticilere göz yuman ve onların yanlışlarını meşrulaştıran çevreler de çürütür.

Siyasetnâme'nin üzerinde durduğu temel meselelerden biri de adalettir.

Yönetici yalnızca kendisi zulmetmemekle yetinmemeli, emrindeki kişilerin zulmetmesine de engel olmalıdır.

Bu yaklaşım, günümüz yönetim anlayışında son derece önemli bir sorumluluğa işaret etmektedir.

Bir kamu kurumunda hukuksuzluk yaşanıyor, insanlar mağdur ediliyor, kamu kaynakları kötüye kullanılıyor ve üst yönetici bunları görmezden geliyorsa orada yalnızca uygulayanların değil, denetim görevini yerine getirmeyenlerin de sorumluluğu tartışılmalıdır.

Nizâmülmülk'ün yönetim anlayışında adalet, devletin ayakta kalmasının temel şartıdır.

Zulme göz yuman bir yönetici, adaletin değil, zulmün devamına hizmet eder.

3. Liyakat ortadan kalkarsa devlet yönetimi bozulur

Siyasetnâme'nin önemli uyarılarından biri de devlet görevlerinin ehil insanlara verilmesidir.

Nizâmülmülk, kişilerin sahip oldukları servetten ziyade bilgi ve hünerlerine önem verilmesi gerektiğini vurgular.

Bu anlayışın günümüzdeki karşılığı liyakat ve kariyer sistemidir. Ancak bugün kamu yönetiminde zaman zaman liyakatin yerini sadakatin, ehliyetin yerini yakınlığın, tecrübenin yerini referansın aldığına ilişkin eleştirilerle karşılaşıyoruz.

Oysa devlet yönetimi bir eş dost istihdam merkezi değildir.

Devlet kadroları babadan oğula devredilecek miras, akrabalara dağıtılacak ganimet, siyasi yakınlara sunulacak ödül değildir.

Bir kişinin kamu görevine atanmasında esas alınması gereken husus; kimin akrabası olduğu, kimlerle görüştüğü veya hangi çevrelerden destek aldığı değil, o görevi yapabilecek bilgi, beceri, tecrübe ve ahlaki yeterliliğe sahip olup olmadığıdır.

Ehliyetsiz kişilere verilen her önemli görev, yalnızca bir atama hatası değildir. Aynı zamanda o görevi hakkıyla yapabilecek nitelikli insanların önünün kesilmesidir.

Üstelik liyakatsiz yöneticilerin yanlış kararlarının bedelini çoğu zaman atamayı yapanlar değil, vatandaşlar ödemektedir.

Liyakati yok eden bir yönetim, aslında kendi geleceğini tüketmektedir.

4. Bir kişiye birden fazla makam vermek marifet değildir

Nizâmülmülk, bir kişiye birden fazla görev verilmesini ve diğer insanların işsiz bırakılmasını doğru bulmaz.

Aradan bin yıl geçmesine rağmen bu uyarının güncelliğini koruması düşündürücüdür.

Bugün de bazı kişilerin birden fazla kurumda yönetim kurulu üyeliği veya başka görevler üstlenmesi kamuoyunda tartışılmaktadır.

Elbette birden fazla görevin yürütülmesi her durumda hukuka aykırı değildir. Ancak hukuken mümkün olması, her görevlendirmenin kamu yararına uygun olduğu anlamına da gelmez.

Bir tarafta bütün mesaisini görevine veren, yıllarca yetişmiş, liyakatli kamu çalışanları bulunurken diğer tarafta bazı kişilerin birden fazla görev ve unvanla ödüllendirilmesi adalet duygusunu zedeler.

Devlet yönetiminde hüner, bir kişiye beş makam vermek değil, her makama o işi en iyi yapacak kişiyi getirmektir.

Kamu görevleri kişisel gelir artırma aracı değil, topluma hizmet etme sorumluluğudur.

5. Yetişmiş insanları harcamak devlete zarar verir

Siyasetnâme'de yöneticilerin merhametli olması ve yetişmiş insanları kolayca harcamaması gerektiği de anlatılır.

Gerçekten de bir insanın yetişmesi, bilgi ve tecrübe kazanması yıllar alır.

Ancak bazı yöneticiler, kendilerine itiraz eden veya farklı düşündüğü için hoşlarına gitmeyen nitelikli çalışanları bir kalemde gözden çıkarabilmektedir.

Oysa devlet yönetiminde kişisel kırgınlıklara, öfkeye ve intikam duygusuna yer olmamalıdır.

Bir yöneticinin görevi kendisine benzeyen insanlardan oluşan bir kadro kurmak değil, kurumsal kapasiteyi en üst seviyeye çıkarmaktır.

Elbette hatalı davranışlar karşılıksız bırakılmamalıdır. Ancak hata ile kasıt, eleştiri ile itaatsizlik, farklı düşünce ile kuruma zarar verme birbirine karıştırılmamalıdır.

Devletin yetişmiş insanlarını kişisel kaprislerle harcamak, kamu kaynaklarını israf etmenin en ağır biçimlerinden biridir. Çünkü kaybedilen yalnızca bir personel değil, yılların bilgi birikimi ve kurumsal hafızasıdır.

6. Denetlemeyen yönetici, yanlışların büyümesine kapı aralar

Nizâmülmülk'ün en dikkat çekici tavsiyelerinden biri, yöneticilerin görevlendirdikleri kişileri mutlaka denetlemeleri gerektiğidir.

Hatta önemli bir işe memur tayin edildiğinde, onun faaliyetlerini kontrol etmek üzere müfettiş görevlendirilmesini önerir.

Ne kadar anlamlı bir yaklaşım!

Aradan bin yıl geçmiş, denetim kurumları kurulmuş, müfettişlik sistemleri geliştirilmiş, iç kontrol ve iç denetim mekanizmaları oluşturulmuş.

Peki, bütün bunlara rağmen neden hâlâ kamu kaynaklarının usulsüz kullanılması, kayırmacılık, hukuksuz işlemler ve görevin kötüye kullanılması gibi sorunlar yaşanabiliyor? Çünkü denetimin yalnızca kâğıt üzerinde bulunması yeterli değildir.

Denetimin bağımsız, tarafsız, etkili ve sonuç doğuracak şekilde yürütülmesi gerekir.

Yanlışları gördüğü hâlde susan, usulsüzlükleri tespit ettiği hâlde gereğini yapmayan bir denetim anlayışı, sorunları çözmek yerine büyütür.

Denetimin olmadığı yerde keyfîlik, keyfîliğin olduğu yerde hukuksuzluk, hukuksuzluğun sıradanlaştığı yerde ise kurumsal çürüme başlar.

Dahası, denetimsizlik yalnızca yanlış yapanları cesaretlendirmez; dürüst çalışanların da devlete olan güvenini sarsar.

7. Yöneticinin en büyük hatalarından biri, yalnızca kendisini dinlemesidir

Siyasetnâme, devlet işlerinin ehil kişilerle istişare edilerek yürütülmesini öğütler. Üstelik yönetici, kendisine aykırı görüşlerin de açıkça ifade edilmesini sağlamalıdır.

Bu yaklaşım, günümüz yönetim anlayışında da vazgeçilmez önemdedir. Çünkü her şeyi bildiğini düşünen bir yöneticinin öğrenebileceği fazla bir şey kalmamıştır.

Bazı yöneticiler eleştiriyi tehdit, farklı görüşü itaatsizlik, yanlışların dile getirilmesini ise şahıslarına yönelik saldırı olarak algılayabilmektedir. Böyle bir anlayışın hâkim olduğu kurumlarda zamanla doğruları söyleyenler uzaklaşır, yanlışları alkışlayanlar çoğalır.

Sonunda yönetici etrafında yalnızca kendi sesini duymaya başlar.

Kendisini eleştirenleri susturan yönetici, aslında kendi yanlışlarını görme imkânını ortadan kaldırır.

Akıllı yönetici kendisini övenlerden çok, yanlış yapmasını engelleyenlere değer verir.

Zira yönetimde esas olan yöneticinin gururunu korumak değil, kamu yararını korumaktır.

8. Kamu kaynakları yöneticilerin şahsi serveti değildir

Nizâmülmülk, yöneticilerin israftan uzak durması gerektiğini ve devlet kaynaklarını kullanırken büyük bir hassasiyet göstermelerini öğütler. Çünkü devletin malında bütün yönetilenlerin hakkı vardır.

Bu anlayış bugün de kamu mali yönetiminin temelini oluşturmalıdır.

Kamu kaynaklarıyla yapılan gereksiz harcamalar, ölçüsüz temsil ve ağırlama giderleri, ihtiyaç dışı araç tahsisleri, gösterişli organizasyonlar ve kamu yararı tartışmalı harcamalar yalnızca mali bir mesele değildir.

Aynı zamanda bir yönetim ahlakı meselesidir.

Vatandaşın vergisiyle oluşan bütçeyi kullanırken gösterilmeyen hassasiyetin bedelini yine vatandaş ödemektedir.

Öyleyse her kamu yöneticisi bir harcama yapmadan önce kendisine şu soruyu sormalıdır:

Bu harcamayı kendi cebimden yapacak olsaydım yine aynı rahatlıkla yapar mıydım? Cevap hayırsa, kamu kaynağını harcamadan önce bir kez daha düşünmek gerekir. Çünkü kamu parası sahipsiz değildir. O kaynaklarda işçinin alın teri, memurun vergisi, emeklinin hakkı ve ihtiyaç sahibinin beklentisi vardır.

Kamu kaynağının israfı yalnızca bütçeyi küçültmez, devletin ahlaki itibarını da aşındırır.

Asıl mesele: Bin yıl önce bilinenleri bugün neden uygulayamıyoruz?

Nizâmülmülk'ün 11. yüzyılda ortaya koyduğu yönetim ilkelerine bakıldığında dikkat çekici bir gerçek görülmektedir.

Adalet, liyakat, istişare, denetim, dürüstlük, merhamet, israftan kaçınma ve hesap verebilirlik...

Bunların hiçbiri yeni keşfedilmiş kavramlar değildir.

Bin yıl önce de iyi yönetimin temelinde bu ilkeler bulunuyordu. Bugün de bulunuyor. Yarın da bulunacak. Değişen yalnızca devletlerin büyüklüğü, kurumların isimleri, kullanılan teknolojiler ve mevzuatın kapsamıdır. Ancak insanın makam, para, güç ve nüfuz karşısındaki zaafları büyük ölçüde aynı kalmıştır. Bu nedenle devlet yönetimindeki bozulmaların temelinde her zaman mevzuat eksikliği aranamaz.

Bazen sorun;

  • Kanunların yetersizliğinde değil, mevcut kanunları uygulamakla görevli kişilerin tercihlerindedir.

  • Denetim kurumu bulunmaması değil, denetim yapması gerekenlerin görevlerini gereği gibi yerine getirmemesidir.

  • Liyakatli insan bulunmaması değil, liyakatli insanların özellikle tercih edilmemesidir.

Bir devletin kurumsal çürümesi, yanlışların yapılmasıyla başlar; yanlışların görmezden gelinmesiyle derinleşir; yanlış yapanların korunup doğruları söyleyenlerin cezalandırılmasıyla tehlikeli bir aşamaya ulaşır.

Bu nedenle devlet yönetiminde asıl güvence, yöneticilerin iyi niyetine bel bağlamak değil; hukuku, liyakati, şeffaflığı ve etkili denetimi kurumsallaştırmaktır.

Unutulmamalıdır ki makamlar kalıcı, sahipleri geçici değildir. Bugün kendilerini vazgeçilmez gören birçok yöneticinin yarın adının dahi hatırlanmayacağı açıktır. Ancak yaptıkları iyilikler veya sebep oldukları haksızlıklar hafızalarda yaşamaya devam edecektir.

Nizâmülmülk'ün asırlar öncesinden gelen uyarılarının özü de budur.

Devletin büyüklüğü binalarının ihtişamıyla, makam araçlarının sayısıyla veya yöneticilerinin sahip olduğu yetkilerle ölçülmez. Devletin gerçek büyüklüğü; adaletiyle, ehil insanlara verdiği değerle, kamu kaynaklarını korumasıyla ve en güçsüz vatandaşının hakkına gösterdiği hassasiyetle ölçülür.

Sonuç olarak bin yıl önce yazılmış bir eserin bugün hâlâ bu kadar güncel olması, bir taraftan Nizâmülmülk'ün devlet yönetimindeki derinliğini gösterirken diğer taraftan da üzerinde düşünmemiz gereken bir soruyu gündeme getiriyor: Bin yıl önce yazılan doğrular hâlâ önümüzde dururken, biz nerede yanlış yapıyoruz?

Daha da önemlisi: Bin yıl önce teşhis edilen hastalıkları bugün hâlâ tedavi edemiyorsak, mesele bilgisizlik mi, yoksa yanlışlardan vazgeçmek istemememiz mi?