Bir ceza yargılamasında en tehlikeli hata, suçun işlendiğinin düşünülmesiyle suçun hukuken ispatlandığının birbirine karıştırılmasıdır. Mahkemenin görevi, önüne gelen iddiayı mahkûmiyete dönüştürmek değil, maddi gerçeği hukuka uygun delillerle ortaya çıkarmaktır.
Önümüzde, yargı sisteminin işleyişi bakımından ciddi sorular doğuran iki olay bulunuyor.
İlkinde, düğünde havaya ateş ettiği belirtilen bir kişi hakkında hapis cezasına hükmediliyor. Ancak dosya kanun yararına bozma incelemesi için ele alındığında, kullanılan silahın niteliğine ilişkin temel bir delilin bulunmadığı fark ediliyor.
İkincisinde ise bir cinayet davasında gerçekleştirilen keşif işleminden sanık müdafilerinin haberdar edilmediği, bu durumun yargılama sırasında ortaya çıkması üzerine yeniden keşif yapılmasına karar verildiği belirtiliyor.
Birbirinden farklı görünen bu iki olay aslında aynı soruna işaret ediyor:
Yargılamanın temel kuralları ve delil denetimi yeterince gözetilmediğinde adalet hem zarar görüyor hem de gecikiyor.
1. Silahın niteliği belirlenmeden nasıl mahkûmiyet kararı verildi?
Bana gelen bilgi notuna göre, bir düğünde elindeki tabancayla havaya ateş açtığı video görüntülerine yansıyan kişi hakkında Türk Ceza Kanunu'nun 170/1-c maddesi kapsamında işlem yapılıyor.
Soruşturma yürütülüyor, iddianame hazırlanıyor, Cumhuriyet savcısı mahkûmiyet yönünde mütalaa veriyor ve mahkeme hapis cezasına hükmediyor.
Ayrıca 6136 sayılı Kanun kapsamında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verildiği ve bu karara yönelik itirazın ağır ceza mahkemesince reddedildiği belirtiliyor.
Buraya kadar adli mekanizma görünüşte işlemiş. Ancak dosya kanun yararına bozma incelemesine geldiğinde üzerinde durulan husus son derece önemli: Kullanıldığı belirtilen silah nerede? Silahın niteliğini ortaya koyan kriminal inceleme raporu var mı?
Bilgi notuna göre silah ele geçirilmemiş ve kriminal rapor da bulunmuyor.
İşte burada yargılamanın temelini ilgilendiren ciddi bir sorun ortaya çıkıyor. Çünkü bir kişinin tabancaya benzeyen bir nesneyle ateş ettiğinin görüntülerden anlaşılması ile o nesnenin hukuken hangi silah kategorisinde bulunduğunun ispatlanması aynı şey değildir.
Gerçek bir ateşli silah mı kullanılmıştır? Kurusıkı tabanca mı söz konusudur? Silahın teknik özelliklerinde değişiklik yapılmış mıdır? 6136 sayılı Kanun kapsamına giren bir silah olduğuna ilişkin hangi deliller bulunmaktadır?
Bunlar ayrıntı değil, uygulanacak kanun hükümlerini doğrudan etkileyebilecek temel sorulardır.
Silahın ele geçirilememesi tek başına mahkûmiyete engel değildir. Suçun unsurları başka hukuka uygun delillerle de ispatlanabilir. Ancak dosyada silahın niteliğini ortaya koyan yeterli başka delil de yoksa, mahkûmiyet kararının hangi kesin ve inandırıcı temele dayandırıldığı mutlaka açıklanmalıdır.
Ceza yargılamasında eksik delilin yerini varsayım, teknik incelemenin yerini kanaat alamaz.
2. Sabıka kaydı suçun delili olabilir mi?
Bilgi notunda dikkat çeken bir başka husus, sanığın sabıka kaydının ve mükerrer olduğu değerlendirmesinin belirtilmesidir.
Elbette kişinin geçmiş mahkûmiyetleri, kanuni şartların bulunması hâlinde tekerrür hükümlerinin uygulanması bakımından önem taşıyabilir. Ancak geçmişte suç işlemiş olmak, yeni bir suçun işlendiğini ispatlamaz.
Bir kişi sabıkalı olduğu için mahkûm edilemez. Öncelikle yeni suçun bütün unsurlarıyla ispatlanması gerekir.
Suçun ispatı ayrı, sabıka kaydının hukuki sonuçları ayrıdır. Bu iki aşamanın birbirine karıştırılması masumiyet karinesini zedeler.
Mahkemenin yapması gereken, öncelikle fiilin nasıl gerçekleştiğini ve hangi suçu oluşturduğunu belirlemek, ardından şartları varsa tekerrür hükümlerini değerlendirmektir.
Bu sıralama tersine çevrilemez.
3. Yargıtay kararları ortadayken bu eksiklik nasıl gözden kaçırıldı?
Konunun önemini artıran hususlardan biri de geçmişte kurusıkı tabancayla havaya ateş edilmesine ilişkin verilmiş Yargıtay kararlarıdır.
Yargıtay 8. Ceza Dairesinin 27 Haziran 2024 tarihli ve 2022/6371 Esas ve 2024/5455 Karar sayılı kararında, olay tarihinde uygulanan mevzuata göre kurusıkı tabancayla havaya ateş edilmesinin TCK 170/1-c kapsamında değerlendirilmesi hukuka aykırı bulunmuş ve mahkûmiyet kaldırılmıştır.
Yargıtay'ın 6 Kasım 2025 tarihli ve 2025/4924 Esas ve 2025/8533 Karar sayılı kararı da benzer biçimde, önceki mevzuat dönemine ilişkin bir mahkûmiyetin kanun yararına bozulmasıyla sonuçlanmıştır.
Burada önemli bir hukuki ayrıntıyı da belirtmek gerekiyor.
25 Aralık 2025 tarihinde yürürlüğe giren 7571 sayılı Kanun ile TCK'nın 170'inci maddesinde değişiklik yapılmış ve ses ve gaz fişeği atabilen silahlarla ateş edilmesi de belirli koşullarda açıkça hapis cezası yaptırımına bağlanmıştır. Dolayısıyla kurusıkı silahla ateş edilmesinin her durumda yalnızca kabahat oluşturduğu artık söylenemez. Somut olayın tarihi ve uygulanacak lehe kanun hükümleri belirleyicidir. Ancak bu değişiklik dahi ilk soruyu ortadan kaldırmıyor: Mahkeme, hangi silahın kullanıldığını ve suçun hangi unsurlarla oluştuğunu yeterince araştırmış mıdır?
Bu soru cevaplanmadan verilen mahkûmiyet kararının isabetli olduğunu savunmak güçleşir.
4. Bir dosyada kaç yargı mensubu aynı eksikliği görebilir?
Bilgi notunda, dosyanın farklı aşamalarında toplam sekiz yargı mensubunun görev aldığı ancak kriminal rapor eksikliğinin kanun yararına bozma aşamasında fark edildiği ileri sürülüyor.
Bu sayı ve işlemler dosya üzerinden doğrulanmalıdır. Fakat aktarım doğruysa mesele yalnızca bir hâkimin veya savcının dikkatsizliğinden ibaret değildir.
Soruşturmayı yürüten savcı, iddianameyi hazırlayan savcı, yargılamayı yapan mahkeme ve kararı denetleyen merci bakımından ayrı ayrı değerlendirilmesi gereken bir süreç söz konusudur.
Elbette her yargı mensubunun görevi ve inceleme yetkisi aynı değildir. Ancak her aşamanın kendine özgü hukuki denetim sorumluluğu bulunmaktadır.
Bir dosyanın çok sayıda yargı mensubunun önünden geçmiş olması, o dosyanın gereği gibi incelendiğini tek başına göstermez.
Asıl önemli olan, kararların hangi delillerle ve hangi hukuki gerekçelerle verildiğidir.
Kanun yararına bozma incelemesi sırasında ortaya çıkan temel bir eksiklik, önceki aşamalardaki delil değerlendirmesinin yeterliliğinin sorgulanmasını gerektiriyorsa bundan kaçınılmamalıdır. Çünkü yargının itibarı hataların üzerinin örtülmesiyle değil, tespit edilip giderilmesiyle korunur.
5. Cinayet davasında müdafilere haber verilmeden keşif yapılması
İkinci olay da en az ilki kadar düşündürücüdür.
Bilgi notuna göre bir ilçede bir cinayet davası kapsamında gerçekleştirilen keşif işlemine sanık müdafileri çağrılmıyor.
Durum ağır ceza mahkemesindeki yargılama sırasında ortaya çıkıyor.
Müdafiler, keşiften haberdar olmadıklarını belirtiyor. Bunun üzerine mahkeme heyeti yeniden keşif yapılmasına karar veriyor.
Oysa Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 84'üncü maddesi, keşifte hazır bulunma hakkı olan kişilerin, işlemin ertelenmesine sebep olmamak kaydıyla önceden haberdar edilmesini öngörüyor.
Bu hakkın önemi açıktır.
Müdafi keşif sırasında olay yerindeki tespitleri takip edebilir, açıklama ve itirazlarını sunabilir, soruşturma ve kovuşturmanın aydınlatılması için taleplerde bulunabilir.
Bu imkânın usulüne uygun bildirim yapılmadan ortadan kaldırılması, savunma hakkı bakımından ciddi bir sorundur.
Üstelik eksik işlem nedeniyle yeniden keşif yapılması, yargılamanın uzamasına ve kamu kaynaklarının yeniden kullanılmasına yol açabilir.
Usul kuralları yargılamayı zorlaştırmak için değil, verilen kararın adil ve güvenilir olmasını sağlamak için vardır.
6. Yargıdaki bu hataların önüne nasıl geçilecek?
Bu olaylar karşısında yapılması gereken, yalnızca tek tek kararları eleştirmek değildir. Soruşturma aşamasında suçun maddi unsurlarına ilişkin delillerin eksiksiz araştırılması sağlanmalı, iddianameler delil yeterliliği bakımından titizlikle değerlendirilmelidir.
Mahkemeler, hükme esas alınan teknik konuların açıklığa kavuşturulup kavuşturulmadığını özellikle denetlemelidir.
Keşif ve bilirkişi incelemesi gibi işlemlerde tarafların usuli haklarının kullanılmasına ilişkin kontroller güçlendirilmelidir.
Kanun yararına bozma incelemelerinde tespit edilen tekrar eden hukuki hatalar ise hâkim ve savcıların meslek içi eğitimlerinde somut örneklerle ele alınmalıdır.
En önemlisi, aynı tür hataların neden tekrarlandığı kurumsal düzeyde araştırılmalıdır.
Adalet, dosyayı kapatmak değil, gerçeği ortaya çıkarmaktır!
Bir ceza mahkemesinin verdiği mahkûmiyet kararı, insanın özgürlüğünü ve hayatını doğrudan etkiler.
Bu nedenle ceza yargılamasında delil toplama ve değerlendirme yükümlülüğü herhangi bir idari işlemdeki özensizlikle aynı düzeyde görülemez.
Ortada ciddi bir suç iddiası bulunabilir. Sanığın geçmişinde mahkûmiyetler de olabilir. Hatta görüntülerde ateş edildiği açıkça görülebilir. Ancak bunların hiçbiri mahkemenin suçun bütün unsurlarını araştırma ve hükmünü yeterli delillerle gerekçelendirme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Hâkim, mahkûmiyete ulaşmak için delil aramaz; delillerin ulaştırdığı sonuca göre hüküm kurar.
Bir dosyada kullanılan silahın niteliği yeterince aydınlatılmamışsa, başka bir dosyada savunmanın keşfe katılma hakkı gözetilmemişse burada tartışılması gereken yalnızca yargılama süreleri değildir.
Tartışılması gereken, yargısal kararların hazırlanmasında gösterilen özen ve hukuki denetimin etkinliğidir. Çünkü adaleti zedeleyen yalnızca yanlış karar verilmesi değil, doğru karar verebilmek için gerekli araştırmanın yapılmamasıdır.
Unutulmamalıdır ki yargının gücü verdiği mahkûmiyet kararlarının sayısıyla değil, verdiği kararların hukuka, delile ve vicdana uygunluğuyla ölçülür.