İçeriğe geç

Ahmet Ünlü

Gazeteci & Köşe Yazarı

← Tüm yazılar

Vatandaş adalet bekliyor, Hâkim ve Savcılar nefes alamıyor

Bir vatandaşa yargıyı sorun, geciken davalardan, anlaşılmayan kararlardan ve adalet arayışının yıpratıcılığından yakınacaktır. Bir hâkim veya savcıyla konuşun, önünüze bu defa da biriken dosyalar, gece yarısına taşan mesai ve ağır bir sorumluluk çıkacaktır.

2802 sayılı Kanun yeniden ele alınmalı; başarı ödüllendirilmeli, liyakat korunmalı, akademinin kapısı açılmalı.

Bir vatandaşa yargıyı sorun, geciken davalardan, anlaşılmayan kararlardan ve adalet arayışının yıpratıcılığından yakınacaktır. Bir hâkim veya savcıyla konuşun, önünüze bu defa da biriken dosyalar, gece yarısına taşan mesai ve ağır bir sorumluluk çıkacaktır. İlk bakışta birbirine zıt görünen bu iki şikâyet aslında aynı gerçeği anlatıyor: Yargı sisteminin yükünü hem adalet arayan vatandaş hem de adaleti gerçekleştirmekle görevli yargı mensubu taşıyor.

İşin en vahim tarafı şu: Vatandaşın sabrı tükenirken, mesleğini hakkıyla yapmaya çalışan hâkim ve savcının da gücü tükenebiliyor. Oysa yorgun bir yargıdan hızlı, nitelikli ve güven veren adalet beklemek kolay değildir.

Dosya çok, sorumluluk ağır; peki hakkaniyet nerede?

Adalet Bakanlığının 2025 verilerine göre adli yargı ilk derece mahkemelerinde hâkim başına yıl içinde açılan dosya sayısı 454. Bu rakam 2016’daki 506 dosyaya göre düşmüş olsa da tek bir sayı, işin gerçek ağırlığını göstermeye yetmez. Bir tapu uyuşmazlığı, onlarca sanıklı bir ceza davası, karmaşık bir ticaret dosyası veya çocuğun geleceğini ilgilendiren bir velayet davası aynı cetvelle ölçülebilir mi?

Örneğin bir hâkim bir günde çok sayıda basit usul işlemi tamamlayabilir. Başka bir hâkim ise bir tek dosyada yüzlerce sayfa delili, birbiriyle çelişen bilirkişi görüşlerini ve ağır hak ihlali iddialarını incelemek zorunda kalabilir. Sadece karara bağlanan dosya sayısına bakarsanız ilkini başarılı, ikincisini başarısız sayabilirsiniz. Oysa adaletin kalitesi, imzalanan kararların sayısından ibaret değildir.

Üstelik yüksek profilli bir davada verilen karar, ne olursa olsun bir kesimi sevindirirken diğerini öfkelendirebilir. Sosyal medyanın baskısı, tehditler, tarafların beklentileri ve kamuoyu tartışmaları arasında hâkimden beklenen yine aynıdır: Sakin kalmak, hukuka bağlı olmak ve gerekçeli karar vermek. Savcıdan beklenen de iddiayı peşinen doğru kabul etmek değil, maddi gerçeği lehe ve aleyhe delillerle araştırmaktır.

Başarının karşılığı yalnızca yeni dosyalar olmamalıdır

2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nda hiç değerlendirme yokmuş gibi konuşmak doğru olmaz. Kanunun 21 ve 29’uncu maddelerinde meslekte yükselmeye ve başarıya ilişkin ölçütler vardır; tercihli ve mümtazen yükselme de düzenlenmiştir. Ancak asıl mesele, bu sistemin olağanüstü gayreti, nitelikli gerekçeyi, etik duruşu ve kurumsal gelişime katkıyı ne ölçüde görünür kıldığıdır.

Düşünün ki bir ilçeye atanan hâkim, yoğun iş yüküne rağmen duruşma ertelemelerini azaltıyor, dosyalarını makul sürede sonuçlandırıyor, kararlarını titizlikle gerekçelendiriyor ve taraflara saygılı davranıyor. Bir Cumhuriyet savcısı, soruşturmaları sürüncemede bırakmadan yürütüyor, gereksiz işlemleri önlüyor ve hem mağdurun hem şüphelinin haklarını koruyor. Böyle örnekler yalnızca kişisel özveriye bırakılmamalı; objektif biçimde tespit edilip teşvik edilmelidir.

Fakat burada tehlikeli bir çizgi var: Hâkimi belirli yönde karar vermeye özendiren, beraat veya mahkûmiyet oranına puan veren, sırf fazla dosya kapattı diye ödüllendiren bir sistem adalete hizmet etmez. Ödül, kararın siyasi veya toplumsal beğenisine değil; hukuki özenine, usul güvencelerine, makul süreye ve meslek etiğine bağlanmalıdır. Bağımsızlık zedelendiği anda ödül, teşvik olmaktan çıkar; baskı aracına dönüşür.

Doktoralı hâkim var, üniversitede ders vermesinin önü dar

Bir başka çelişki daha var. 2802 sayılı Kanun’un 48’inci maddesi hâkim ve savcıların bilimsel araştırma ve yayın yapmasına izin veriyor. Ne var ki maddede ders ve konferans verme imkânı, Adalet Bakanı iznine bağlı olarak belirli eğitim kurumları ve meslek içi kurslar üzerinden düzenleniyor; üniversitelerin hukuk fakültelerinde düzenli ders verme konusunda açık ve genel bir yol sunulmuyor.

Soruyu somutlaştıralım: Yıllarca ticaret mahkemesinde görev yapmış, şirketler hukuku alanında doktora tamamlamış bir hâkim, hukuk fakültesindeki öğrencilere uygulamanın inceliklerini neden aktaramasın? Çocuk adaleti konusunda uzmanlaşmış bir savcının, geleceğin hukukçularına soruşturma pratiğini anlatmasının kime zararı olabilir? Elbette görevini aksatmamak, tarafsızlığını korumak ve çıkar çatışmasından kaçınmak şartıyla.

Üstelik YÖK’ün 23 Kasım 2023 tarihli kararıyla adalet ön lisans programlarının kapatılması, Kanun’da anılan “adalet yüksekokulları” ibaresinin güncel eğitim yapısıyla uyumunu ayrıca tartışmalı hâle getirmiştir. Bilgiyi üreten yargı ile bilgiyi geliştiren üniversite arasına duvar örmek yerine kontrollü, şeffaf ve liyakate dayalı köprüler kurulmalıdır.

Peki ne yapılmalı? Altı somut adım

1. 2802 sayılı Kanun bütüncül biçimde güncellenmeli. Mesleğe girişten terfiye, çalışma şartlarından etik ve disipline kadar hükümler; hâkimler, savcılar, akademisyenler ve hukuk uygulayıcılarının katıldığı şeffaf bir çalışmayla gözden geçirilmeli.

2. HSK bünyesinde bağımsızlığı güvence altına alınmış bir başarı ve mesleki gelişim modeli kurulmalı. Değerlendirme yalnızca dosya adedine değil; davanın zorluğuna, gerekçenin kalitesine, makul sürede yargılamaya, usul haklarına, etik davranışa, eğitime ve kurumsal katkıya dayanmalı. Ölçütler önceden ilan edilmeli ve sonuçlara itiraz edilebilmeli.

3. Üstün başarı ölçülü ve şeffaf biçimde teşvik edilmeli. Başarı belgeleri, uzmanlık programları, araştırma izinleri, mesleki gelişim imkânları ve kanuni dayanağı olan mali teşvikler değerlendirilmeli. Kaynak ve seçim süreci kamu denetimine açık olmalı; kişi veya kuruluşların yargı mensubu üzerinde nüfuz kurmasına kapı aralanmamalı.

4. 48’inci madde değiştirilerek üniversite iş birliği güçlendirilmeli. Hâkim ve savcıların, görevlerini aksatmama ve çıkar çatışmasını önleme şartlarıyla hukuk fakültelerinde ders, seminer ve uygulama atölyesi yürütmelerine açık, öngörülebilir bir izin usulü getirilmeli.

5. İş yükü eşitlikçi dağıtılmalı ve yargı mensubu yalnız bırakılmamalı. Dosyalar karmaşıklık derecesine göre sınıflandırılmalı; yardımcı personel, teknik destek, mesleki eğitim ve psikososyal destek artırılmalı. Sırf iş yetiştirmek için gerekçenin niteliğinden taviz verilmemeli.

6. Etik ihlallerde etkili hesap verebilirlik sağlanmalı. Meslek onurunu korumak, hataları örtmek demek değildir. Somut delile dayalı, tarafsız ve ölçülü disiplin süreçleri işletilmeli; ağır ihlaller karşısında gerekli yaptırımlar uygulanırken dürüst yargı mensupları da keyfî baskıdan korunmalı.

Marifet iltifata, adalet bağımsızlığa muhtaç

Yargı reformu yalnızca yeni bina yapmak, yeni kadro açmak veya istatistikleri iyileştirmek değildir. Asıl reform, iyi hâkimi ve iyi savcıyı koruyan; yanlış yapanı denetleyen; bilgiyi ödüllendiren; adalet arayan vatandaşı da karar vereni de yormayan bir düzen kurmaktır.

Adalet Bakanı Akın Gürlek’in yargı pratiğinden gelmesi, bu sorunların gündeme taşınması bakımından bir fırsat olabilir. Ancak kalıcı çözüm, kişilere bağlı iyi niyetlerde değil, HSK’nın anayasal görev ve yetkileri ile yargı bağımsızlığını esas alan, denetlenebilir kurallarda aranmalıdır.

Unutmayalım ki başarılı yargı mensubunu görmezden gelen bir sistem zamanla liyakati yorar. Yargıdaki hatayı görmezden gelen bir sistem ise milletin adalet duygusunu yaralar. Türkiye’nin ihtiyacı, ikisini de görmezden gelmeyen bir yargı reformudur.