İçeriğe geç

Ahmet Ünlü

Gazeteci & Köşe Yazarı

← Tüm yazılar

Millî Eğitimin görmezden geldiği hazine: Doktoralı Öğretmenler

Bir tarafta eğitimde kaliteyi artırmaktan, bilimsel gelişmeden, araştırmadan ve yenilikçilikten söz ediyoruz. Diğer tarafta bu hedeflere katkı sunabilecek, doktora derecesine sahip binlerce öğretmenin bilgi ve tecrübesini yeterince değerlendiremiyoruz.

Bir ülke düşünün: Öğretmenlerini daha fazla okumaya, araştırmaya, bilim üretmeye ve kendilerini geliştirmeye teşvik ediyor. Ancak öğretmenleri yıllarca emek verip akademik hayatın en yüksek derecesi olan doktorayı tamamladığında, bu birikimden yeterince yararlanacak bir sistem kuramıyor.

İşte Millî Eğitim Bakanlığının üzerinde ciddi biçimde düşünmesi gereken meselelerden biri budur.

Bir tarafta eğitimde kaliteyi artırmaktan, bilimsel gelişmeden, araştırmadan ve yenilikçilikten söz ediyoruz. Diğer tarafta bu hedeflere katkı sunabilecek, doktora derecesine sahip binlerce öğretmenin bilgi ve tecrübesini yeterince değerlendiremiyoruz.

Sorun yalnızca doktoralı öğretmenlerin özlük hakları değildir. Asıl sorun, devletin yetişmiş insan kaynağını nasıl değerlendirdiği ve liyakate ne kadar önem verdiğidir.

Bir milyonun üzerinde öğretmen, birkaç bin doktora mezunu

2026 Arama Konferansı kapsamında hazırlanan Millî Eğitim Bakanlığı Bünyesindeki Doktora Unvanlı Öğretmenlerin Durumu ve Politika Talepleri başlıklı raporda dikkat çekici değerlendirmeler yer alıyor.

Raporda, yaklaşık 1,2 milyon öğretmen arasında doktora derecesine sahip olanların sayısının 3.000 ile 4.000 arasında olduğu belirtiliyor. Bu rakamlar, doktora mezunlarının öğretmenlerin yaklaşık binde üçünü oluşturduğunu gösteriyor.

Böylesine sınırlı sayıdaki nitelikli insan kaynağının çok daha etkin değerlendirilmesi gerekmez mi?

Bir öğretmen düşünün. Yıllarca lisansüstü eğitim almış, yabancı dil yeterliliğini geliştirmiş, doktora derslerini tamamlamış, yeterlik sınavlarından geçmiş, bilimsel araştırmalar yapmış, tezini hazırlamış ve akademik jüri karşısında savunarak doktor unvanını kazanmış.

Ancak bütün bu akademik emeğin mesleki kariyerine, ekonomik haklarına ve kurumsal görevlerine yeterince yansımadığını görüyor.

Devletin görevi, kendisini geliştiren personelini görmezden gelmek değil, kazandığı yetkinlikleri kamu hizmetinin kalitesine dönüştürmektir.

Elbette doktora derecesi tek başına iyi öğretmen olmanın garantisi değildir. Ancak böylesine kapsamlı bir akademik eğitimin yok sayılması da akılcı bir insan kaynakları politikası değildir.

Öğretmenlik Mesleği Kanunu'nda doktora neden yeterince karşılık bulmuyor?

7528 sayılı Öğretmenlik Mesleği Kanunu'nun öğretmenlerin kariyer basamaklarına ilişkin yaklaşımı bu açıdan tartışılmalıdır.

Kariyer sisteminde hizmet süresi ve belirli eğitim süreçleri esas alınırken doktora gibi ileri düzey akademik yeterliliklerin çok daha güçlü biçimde değerlendirilmesi gerekir.

Burada cevaplanması gereken temel soru şudur: Bir öğretmenin yıllarca süren bilimsel araştırma ve doktora eğitimi, mesleki kariyerinde neden belirleyici bir avantaj oluşturmasın?

Doktora derecesinin başöğretmenlik bakımından doğrudan dikkate alınması, akademik yeterliliğe dayalı bir kariyer sisteminin oluşturulması ve mevcut mali hakların yeniden değerlendirilmesi artık ertelenmemelidir.

Üstelik konu yalnızca ücret artışı değildir.

Doktoralı öğretmenlerin eğitim politikalarının hazırlanmasında, öğretim programlarının geliştirilmesinde, ölçme ve değerlendirme faaliyetlerinde, bilimsel projelerde ve kurumsal araştırmalarda daha fazla sorumluluk alması gerekir.

Öğretmenin akademik birikimi, yalnızca kişisel kazanımı değil, kamuya ait önemli bir insan kaynağıdır.

Üniversitede değerli olan bilgi, okulda neden aynı karşılığı bulmuyor?

Bir başka önemli mesele de ücret ve statü farklılıklarıdır.

Doktora derecesine sahip öğretmenlerle üniversitelerde görev yapan doktor öğretim üyelerinin görev, sorumluluk ve çalışma koşulları elbette aynı değildir. Ancak aynı akademik dereceye sahip kişilerin bilimsel yeterliliklerinin kamu personel sisteminde nasıl karşılık bulduğu sorgulanmalıdır.

Raporda özellikle Millî Eğitim Akademisinde ders veren doktoralı öğretmenler için öngörülen ek ders göstergeleriyle üniversitelerdeki akademik personel göstergeleri arasındaki farklılığa dikkat çekiliyor.

Raporda karşılaştırılan 160 ve 220 gösterge rakamları, ücret sisteminin yeniden değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyan somut bir tartışma başlığıdır.

Bu noktada eşit işe eşit ücret ilkesinin, yapılan işin niteliği, akademik yeterlilik ve üstlenilen sorumluluklar birlikte dikkate alınarak değerlendirilmesi gerekir.

Ayrıca doktora mezunu öğretmenler için maaşa ve emeklilik haklarına yansıyacak bir doktora tazminatı oluşturulması ciddi biçimde ele alınmalıdır. Çünkü akademik eğitimi teşvik etmenin yolu yalnızca öğretmenlere daha fazla eğitim almalarını tavsiye etmek değildir. O eğitimin mesleki ve ekonomik karşılığını da oluşturmaktır.

Bilimsel çalışma yapmasını istiyoruz ama imkân sağlamıyoruz

İşin belki de en düşündürücü tarafı burasıdır.

Doktoralı öğretmenlerden proje hazırlamaları, TÜBİTAK çalışmalarını yürütmeleri, öğrencilere bilimsel araştırma yaptırmaları ve okullarına akademik katkı sağlamaları bekleniyor.

Peki, bunun için gerekli imkânlar ne ölçüde sağlanıyor?

Bilimsel kongrelere katılmak isteyen öğretmenler izin sorunlarıyla karşılaşabiliyor. Araştırma ve yayın faaliyetleri için zaman bulmakta zorlanıyor. Etik kurul başvuruları, bilimsel yazılım ihtiyaçları ve laboratuvar erişimi gibi konularda bürokratik engeller yaşanabiliyor.

Bir taraftan bilimsel üretim bekleyip diğer taraftan üretimin önündeki engelleri kaldırmamak ciddi bir yönetim çelişkisidir.

Bilimsel üretim isteyen bir yönetim, önce bilimsel üretimin şartlarını oluşturmalıdır.

Doktoralı öğretmenlerin ders yüklerinin araştırma ve proje faaliyetleri dikkate alınarak düzenlenmesi, belirli zamanlarının bilimsel çalışmalara ayrılması ve araştırma giderlerinin desteklenmesi bu nedenle önemlidir.

Burada amaç öğretmenleri sınıftan uzaklaştırmak değil, sınıftaki eğitimin niteliğini bilimsel çalışmalarla yükseltmektir.

Liyakatli insan doğru yerde mi?

Kamu yönetiminde sıkça karşılaştığımız bir sorun vardır: İnsanların sahip oldukları bilgi ve beceriler ile görevlendirildikleri alanlar arasında yeterli ilişki kurulamaması.

Bu yanlışlık hem kamu kaynaklarının israfına yol açar hem de çalışanların motivasyonunu azaltır.

Millî Eğitim Bakanlığı açısından da doktora mezunu öğretmenlerden nasıl yararlanıldığı sorgulanmalıdır.

Örneğin eğitim bilimleri alanında doktora yapmış bir öğretmenin ölçme ve değerlendirme çalışmalarında, fen bilimlerinde doktora yapmış bir öğretmenin araştırma ve laboratuvar projelerinde, eğitim yönetimi alanında doktora yapmış bir öğretmenin okul geliştirme çalışmalarında görev alması neden daha sistematik hale getirilmesin?

Yine bu öğretmenler, Millî Eğitim Akademisinde öğretmen yetiştirme ve mesleki gelişim faaliyetlerine neden daha etkin katkı sunmasın?

BİLSEM öğretmen seçimlerinde akademik çalışmalara puan verilmesi olumlu bir uygulamadır. Benzer liyakat ölçütlerinin proje okulları, fen ve sosyal bilimler liseleri ile eğitim yöneticiliği seçimlerinde de değerlendirilmesi mümkündür.

Bakanlığın elindeki bu akademik birikimin yalnızca istatistiklerde yer alması değil, karar alma süreçlerine de yansıması gerekir.

Peki, ne yapılmalı?

Bu sorunun çözümü için yalnızca iyi niyet açıklamaları yeterli değildir. Somut mevzuat değişikliklerine ve uygulanabilir bir insan kaynakları politikasına ihtiyaç vardır.

1. Doktora derecesi kariyer sisteminde güçlü bir karşılık bulmalıdır. Doktora mezunu öğretmenlere hizmet süresi aranmaksızın doğrudan başöğretmenlik verilmesi yönündeki talep değerlendirilmeli; akademik yeterliliği esas alan özel kariyer ve görev seçenekleri oluşturulmalıdır.

2. Akademik emeğin mali karşılığı belirlenmelidir. Doktora tazminatı oluşturulmalı, Millî Eğitim Akademisindeki ek ders göstergeleri yeniden ele alınmalı ve akademik çalışmaların ücret ile emeklilik haklarına yansıtılmasına yönelik düzenlemeler yapılmalıdır.

3. Bilimsel çalışma için zaman ve kaynak ayrılmalıdır. Araştırma ve proje yürüten doktoralı öğretmenlerin haftalık ders yüklerinde en az altı saatlik indirim ve haftada bir araştırma günü önerileri değerlendirilmelidir. Kongre katılımları ile araştırma giderleri nesnel ölçütlerle desteklenmelidir.

4. Akademik yeterlilik atama ve görevlendirmelerde dikkate alınmalıdır. Proje okulları, Millî Eğitim Akademileri, AR-GE birimleri ve eğitim politikası geliştirme kurullarında doktora derecesi ve bilimsel çalışmalar objektif kriterler arasında yer almalıdır.

5. MEB ile üniversiteler arasında kalıcı iş birliği kurulmalıdır. Doktoralı öğretmenlerin üniversite laboratuvarlarından, bilimsel veri tabanlarından ve araştırma yazılımlarından yararlanması sağlanmalı; uygun alanlarda üniversitelerde ders verebilmelerinin önü açılmalıdır. Doktora sonrası araştırma programlarına katılımları da kolaylaştırılmalıdır.

6. Bilimsel üretim teşvik edilmelidir. Hakemli yayın, patent, ulusal ve uluslararası araştırma projeleri ile eğitim kalitesine katkı sağlayan çalışmalar için şeffaf ve ölçülebilir bir teşvik sistemi kurulmalıdır. Okul temelli araştırmalara özel bütçe ayrılmalıdır.

7. Doktoralı öğretmen envanteri oluşturulmalıdır. MEBBİS bünyesinde öğretmenlerin akademik uzmanlıklarını, yayınlarını ve projelerini içeren bir veri tabanı oluşturulmalı; Bakanlık ihtiyaç duyduğu uzmanlığı öncelikle kendi insan kaynağı içinde aramalıdır.

Bütün bu düzenlemeler yapılırken temel yaklaşım ayrıcalık dağıtmak değil, akademik yetkinliği, liyakati ve kamu yararını esas alan adil bir sistem kurmak olmalıdır.

Diploma değil, devletin insan kaynağı yönetimi sorgulanmalı

Türkiye'nin eğitimde gelişmeye, bilimsel üretime ve nitelikli öğretmenlere ihtiyacı olduğu tartışmasızdır. Ancak nitelikli insan yetiştirmek kadar, yetiştirilen insanların birikiminden yararlanmak da önemlidir.

Devlet bir taraftan bilimsel gelişmeyi teşvik ederken diğer taraftan doktorasını tamamlamış öğretmenlerin bilgi ve deneyimlerini değerlendirecek mekanizmalar oluşturamıyorsa burada ciddi bir yönetim sorunu vardır.

Bu nedenle Millî Eğitim Bakanlığı, doktora mezunu öğretmenleri yalnızca özlük hakları talep eden bir personel grubu olarak görmemelidir.

Onları eğitim sisteminin bilimsel kapasitesini artırabilecek önemli bir güç olarak değerlendirmelidir. Çünkü mesele birkaç bin öğretmenin unvanı veya maaşıyla sınırlı değildir. Mesele, kamu yönetiminde bilgiye, emeğe, liyakate ve bilimsel üretime verilen değerdir.

Unutulmamalıdır ki bir ülkenin en büyük kaybı, yetişmiş insanlarının başka ülkelere gitmesi kadar, kendi ülkesinde bulunup bilgi ve yeteneklerinden yeterince yararlanılamamasıdır.

Millî Eğitim Bakanlığına düşen görev, doktoralı öğretmenlerin yalnızca diplomalarını görmek değil, o diplomaların arkasındaki bilimsel birikimi eğitim sisteminin hizmetine sunmaktır. Çünkü yetişmiş insan kaynağını değerlendiremeyen bir kamu yönetimi, yalnızca insan kaynağını değil, geleceğini de israf eder.