İçeriğe geç

Ahmet Ünlü

Gazeteci & Köşe Yazarı

← Tüm yazılar

Bir koyup on alma düzeni: ABD’de lobiler, Türkiye'de Foncular!

Dünyanın iki farklı ülkesinde, birbirinden farklı görünen iki büyük düzen sarsıldı. ABD'de seçimleri paranın gücüyle yönlendirmeye çalışan İsrail yanlısı lobiler, Türkiye'de ise sermaye piyasalarında olağanüstü kazançlar üzerinden büyüyen bazı fon yapılanmaları...

Birinin oyun alanı Washington'daki siyaset koridorları, diğerinin İstanbul'daki borsa ekranlarıydı.

Birinde adaylara milyonlarca dolar harcanıyor, diğerinde belirli hisselere yönlendirilen milyarlarca lirayla astronomik getiriler oluşturuluyordu.

İki düzenin ortak noktası ise parayı, olduğundan çok daha büyük bir güce dönüştürme arzusuydu.

Tabiri caizse, bir koyup on almak! Ancak hesap edilmeyen bir şey vardı: Ne seçmenin iradesi sonsuza kadar parayla yönlendirilebilir ne de piyasanın gerçekleri sonsuza kadar yapay fiyatlarla gizlenebilir. Rahmetli Özal'da bu konuda küçük bir deneme yapmış ama yarı yolda kalmıştı.

ABD'de milyonlarca dolar sandıkta eridi

ABD siyasetinde İsrail yanlısı lobi kuruluşlarının etkisi uzun yıllardır tartışılıyor.

Özellikle Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi (AIPAC), desteklediği adaylara sağlanan kampanya finansmanı ve siyasi faaliyetleriyle Washington'da önemli bir nüfuz oluşturdu.

Bu sistemin temelinde son derece basit bir hesap bulunuyordu: Siyasi olarak kendisine yakın gördüğü adayları desteklemek, karşıtlarını seçim yarışında zayıflatmak ve böylece Amerikan dış politikasında etkili olmak.

Elbette siyasi bağış tek başına hukuka aykırı değildir. Ancak milyonlarca dolarlık desteğin siyasette ne ölçüde bağımlılık oluşturduğu ciddi bir demokrasi sorunudur.

3 Kasım 2026 seçimleri, bu sistemin sınırlarını ortaya koydu.

Michigan'da AIPAC'ın karşısında yer aldığı Abdul El-Sayed, Demokrat Parti ön seçimlerinde ağır mali destek alan rakibini yenmişti. Ardından genel seçimde Cumhuriyetçi Mike Rogers'ı da mağlup ederek Senatoya seçildi.

Üstelik AIPAC'ın ön seçimde El-Sayed'e karşı harcadığı para yaklaşık 30 milyon dolardı.

Milyonlarca dolar harcandı ama sandıktan istenilen sonuç çıkmadı.

AIPAC'ın seçimlerden hemen önce doğrudan aday desteklerini ve bağış stratejisini değiştirmesi de yaşanan siyasi baskının önemli bir göstergesiydi. Bununla birlikte kuruluşun bütün seçimleri kaybettiği veya siyasi etkisinin tamamen sona erdiği söylenemez.

Fakat artık ortada inkâr edilmesi güç bir gerçek var: Para, adayın sesini yükseltebilir ama seçmenin vicdanını satın almayı garanti edemez.

Türkiye'deki foncuların hesabı da benzerdi

Gelelim Türkiye'ye...

Sermaye piyasalarında yaşanan fon krizi, ABD'deki siyasi finansman tartışmalarından hukuken farklı olsa da paranın güç üretme biçimi bakımından düşündürücü benzerlikler taşıyor.

Bazı yatırım fonları, işlem hacmi ve fiili dolaşımı düşük hisselerde yoğunlaşarak olağanüstü getiriler elde etti. Hisse fiyatları yükseldikçe fonların değeri arttı. Fonların getirileri arttıkça sisteme yeni para girdi.

Yeni para, aynı hisselerdeki yükselişi daha da besledi.

Ortada kendi kendisini büyüten bir mekanizma oluştu.

Öyle ki bazı fonlarda açıklanan kümülatif getiriler yüzde 15.000'i aştı. Ancak ekonomik temellerle açıklanamayan fiyat yükselişlerinin sonsuza kadar devam etmesi mümkün değildi.

Nitekim eylül ayında başlayan kriz sonrasında Sermaye Piyasası Kurulu, 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyesine karar verdi. Bu fonlarda 455 bin 758 yatırımcının bulunduğu açıklandı.

3 Kasım itibarıyla fon soruşturmasında 433 şüpheli ve 112 tutuklu bulunduğu kamuoyuna duyuruldu. Elbette soruşturma ve tutuklama, suçun kesinleştiği anlamına gelmiyor. Ancak bütün bu gelişmeler, meselenin birkaç başarısız yatırım kararından ibaret olmadığını gösteriyor.

Peki, bu düzenler nasıl büyüyebildi?

Asıl sorulması gereken soru budur.

ABD'de siyasi finansman kuruluşları, milyonlarca dolarlık kampanya bütçeleriyle seçim sonuçlarını etkilemeye çalışırken bu etkinin demokratik temsil üzerindeki sonuçları yeterince sorgulandı mı?

Türkiye'de ise bazı fonlar olağanüstü büyürken, hisseler ekonomik gerçeklerden koparken ve küçük yatırımcılar yüksek getiri beklentisiyle bu fonlara yönelirken denetim mekanizmaları ne kadar etkili çalıştı?

Üstelik SPK'nın kendi açıklamasına göre, bazı fonların ekonomik gerçeklikle açıklanamayan fiyat hareketlerine neden olduğu 2025 yılının son çeyreğinde gözlemlenmişti.

O halde şu soruyu sormak gerekiyor:

Sorunlar önceden görülmüşse neden böylesine büyük bir krize dönüşmesi engellenemedi?

Denetimin başarısı yalnızca kriz patladıktan sonra ceza kesmek veya soruşturma açmakla ölçülemez.

Gerçek başarı, sistemin suistimal edilmesini zamanında önleyebilmektir.

Birinde sandık, diğerinde piyasa gerçeği ortaya çıkardı

ABD'deki lobi faaliyetleri ile Türkiye'deki fon soruşturmalarını aynı hukuki kategoriye koymak doğru olmaz.

Bir tarafta siyasi nüfuz ve kampanya finansmanının demokratik sınırları, diğer tarafta piyasa dolandırıcılığı iddiaları ve yatırımcıların korunması bulunuyor.

Fakat iki olayın verdiği ortak ders son derece önemli: Paranın gücü, denetlenmediğinde kendisini hukukun, piyasanın ve toplum iradesinin üzerinde görme tehlikesi taşır.

ABD'de milyonlarca doların seçmen iradesini her zaman belirleyemeyeceği görüldü.

Türkiye'de ise olağanüstü getirilerin ardındaki ekonomik gerçeklik sorgulandığında, bazı fonların üzerine kurulduğu sistemin ne kadar kırılgan olduğu ortaya çıktı.

Birinde seçmenin oyu, diğerinde yatırımcının parasını geri istemesi hesapları bozdu.

Asıl mesele sistemi değiştirebilmektir

Yaşananlardan ders çıkarılacaksa ABD'de seçim kampanyalarının finansmanı daha şeffaf ve denetlenebilir hale getirilmeli; büyük bağışçıların kamu politikaları üzerindeki etkisi görünür kılınmalıdır.

Türkiye'de ise fonların ilişkili taraflarla işlemleri, fiyat oluşumuna etkileri ve portföy yoğunlaşmaları çok daha sıkı ve zamanında denetlenmelidir.

Daha önemlisi, fon krizinde yalnızca işlemleri gerçekleştirenler değil, kamu adına denetim sorumluluğu taşıyan mekanizmaların etkinliği de bağımsız biçimde değerlendirilmelidir. Çünkü denetim eksikliğinin hesabı sorulmadıkça benzer krizlerin tekrarlanması önlenemez.

Sonuç olarak ABD'de bazı lobilerin seçim sonuçları üzerinde kurmaya çalıştıkları hâkimiyet önemli bir darbe aldı. Türkiye'de ise bazı fonların olağanüstü kazançlar üzerinden büyüttükleri sistem çöktü.

Bir tarafta milyonlarca dolarlık seçim harcamaları, diğer tarafta milyarlarca liralık fon büyüklükleri...

Bir tarafta kaybedilen siyasi yarışlar, diğer tarafta tasfiye edilen fonlar ve devam eden soruşturmalar...

Her iki olaydan da çıkarılacak ders açıktır: Para güç satın alabilir, nüfuz oluşturabilir, kapılar açabilir. Ama ne demokrasi ne de ekonomik gerçekler sonsuza kadar paranın emrine girmek zorundadır.

Unutulmamalıdır ki bir koyup on alma hesabıyla kurulan düzenlerde, kazançların kime gittiği kadar, sonunda bedeli kimin ödediği de önemlidir.

Asıl mesele de tam burada başlıyor. Çünkü düzen çöktüğünde hesabı yalnızca parayı kaybedenler değil, o düzenin büyümesine izin verenler de vermelidir.